
İmmünoloji dünyasında uzun yıllardır kabul gören temel dogma, bağışıklık hafızasının yalnızca lenfositler gibi adaptif hücrelere özgü olduğuydu. Makrofajlar ise genellikle vücudun ‘Hungry Hungry Hippos’u (obur hipopotamları) olarak, yani sadece istilacı patojenleri veya kanser hücrelerini yutup yok eden ve diğer hücreleri savaşa çağıran kaba kuvvet askerleri olarak görülüyordu. Ancak Journal of Experimental Medicine’de yayımlanan çığır açıcı bir çalışma, bu bakış açısını kökten değiştiriyor.
University of California, Los Angeles (UCLA) araştırmacıları tarafından yürütülen yeni çalışma, makrofajların daha önce karşılaştıkları tehditleri tanıdığını ve ikinci bir karşılaşmada çok daha güçlü bir tepki verdiğini ortaya koydu. Ancak bu çalışmayı asıl önemli kılan, makrofajların bu hafızayı nasıl koruduğuna dair keşfedilen mekanizmadır. Araştırma, bu hücrelerin ‘hazır olma’ durumunu korumak için, hücre yüzeyinde asılı kalan minik bağışıklık sinyal moleküllerine ihtiyaç duyduğunu gösteriyor.
Bu bulgu, makrofajların sadece anlık tepki veren hücreler olmadığını, aynı zamanda geçmiş tecrübelerini moleküler düzeyde ‘sakladığını’ kanıtlıyor.
Araştırmanın derinliklerine inildiğinde, makrofaj hafızasının merkezinde İnterferon Gama (IFNγ) adı verilen bir sitokin sinyal molekülünün yer aldığı görülüyor. Bağışıklık sistemi bir tehditle ilk kez karşılaştığında, IFNγ makrofajların DNA’sında epigenetik değişiklikleri tetikliyor. Bu süreçte:
Ancak bilim insanlarının şimdiye kadar çözemediği gizem, makrofajların IFNγ maruziyetinden uzun süre sonra bile bu hafızayı nasıl koruduğuydu.
“Yeni bulgularımız, makrofajlardaki bu değişikliklerin aslında kolayca geri döndürülebilir olduğunu ve doğuştan gelen kalıcı bir bağışıklık hafızasını kodlamadığını gösteriyor. Bunun yerine hücreler, makrofaj hücre yüzeyinde veya yakınında sekestre edilmiş (saklanmış) interferon gama kaynaklı devam eden sinyallere bağımlıdır.” – Alexander Hoffmann, Mikrobiyolog, UCLA
Araştırmacılar, kültür ortamındaki makrofajları IFNγ’ya maruz bıraktıktan sonra hücrelerin genomlarındaki epigenetik değişiklikleri incelediler. Binlerce bağışıklık artırıcı güçlendiricideki değişimlerin, maruziyetten günler sonra bile devam ettiği gözlemlendi. Kritik nokta şuydu: Bu değişimler, DNA’nın yapısının kalıcı olarak değişmesinden değil, makrofajlara yapışık kalan minik IFNγ miktarlarının sürekli sinyal göndermesinden kaynaklanıyordu.
Çalışmanın baş araştırmacısı Dr. Aleksandr Gorin, bu durumu doku üzerinde kalan bir “leke” olarak tanımlıyor:
“Bir doku içindeki enfeksiyon veya yaralanmaya bağlı akut bağışıklık aktivitesinin, dokuyu sitokinlerle ‘lekelediğini’ ve bu moleküllerden gelen devam eden sinyallerin, doku yerleşik makrofajlarında kalıcı değişikliklere katkıda bulunduğunu düşünüyoruz.”
Bu keşif, özellikle romatoid artrit gibi bağışıklık sisteminin yanlış tehditleri hatırlayıp vücuda saldırdığı otoimmün hastalıklar için devrim niteliğinde olabilir. Mevcut tedaviler genellikle bağışıklık sistemini genel olarak baskılamaya odaklanırken, bu yeni mekanizma daha spesifik bir hedef sunuyor.
Araştırma ekibi, bu kalıntı sitokin moleküllerinden gelen sinyalleri bloke ettiğinde, makrofajların ‘sakinleştiğini’ ve bakteriyel tehditlere karşı aşırı tepkilerini azalttığını gözlemledi. Bu durum, eğitimli bağışıklık durumlarının (trained immunity) farmakolojik olarak silinebileceği veya modifiye edilebileceği anlamına geliyor.
Tüm Hakları Saklıdır @ 2025 - Tasarım ve Yazılım: brain.work