
Bilimsel ilerleme, temelde sarsılmaz bir güvenin üzerine inşa edilir. Ancak laboratuvarlardan çıkan verilerin makalelere dönüştüğü o uzun ve meşakkatli yolculukta, araştırmacıların her gün karşı karşıya kaldığı etik ikilemler bu güveni derinden sarsıyor. Bugüne kadar bilim dünyasını sarsan büyük skandallar genellikle sahte veriler, manipüle edilmiş mikroskobik görüntüler veya açık intihal vakaları üzerinden şekillendi. Ancak asıl tehlike, gün yüzüne çıkan bu devasa dolandırıcılık vakalarından ziyade, iyi bilim ile mutlak sahtekârlık arasındaki o puslu ‘gri alan’da gizleniyor.
Araştırmacıların günlük rutinlerinde verdikleri küçük kararlar, nihayetinde neyin bilimsel gerçek olarak kabul edileceğini doğrudan belirliyor. Uydurma (fabrication), tahrifat (falsification) ve intihal (plagiarism) gibi ağır ihlaller akademinin kırmızı çizgisi olsa da, araştırmacıların büyük bir kısmı Şüpheli Araştırma Pratikleri (Questionable Research Practices – QRPs) olarak adlandırılan daha hafif ama daha yaygın ihlallere başvuruyor. Çalışmaya hiçbir entelektüel katkısı olmayan bir meslektaşını yazar olarak eklemek, çıkar çatışmalarını gizlemek veya sadece kişisel dostluk bağları nedeniyle gereksiz atıflar yapmak bu pratiklerin en bilinenleri arasında yer alıyor.
Lizbon Iscte-Üniversite Enstitüsü’nde araştırma etiği üzerine çalışan Marta Entradas, konunun vahametini şu sözlerle özetliyor:
“Bu, bilimsel topluluğu pek çok açıdan endişelendiren son derece kritik bir mesele. Dünyanın farklı bölgelerinde yapılan çalışmalar bu pratiklerin ne kadar yaygın olduğuna ışık tutmuş olsa da, özellikle kendi bölgemizdeki durumu ve araştırmacıların hangi koşullar altında bu ihlallere sürüklendiğini tam olarak bilmiyorduk.”
Elde edilen kaynakların, ülkenin ekonomik koşullarının ve akademik sistemin şüpheli pratiklerin yaygınlığını doğrudan etkilediği biliniyor. Bu bilinmezliği ortadan kaldırmak amacıyla Entradas ve araştırma ekibi, Portekiz üniversitelerinde görev yapan 1.500’den fazla araştırmacıyla derinlemesine bir anket çalışması gerçekleştirdi. Bulguları dünyanın en saygın açık erişimli bilimsel dergilerinden PLoS One‘da yayınlanan bu araştırma, akademik dünyanın kan donduran bir gerçeğini rakamlarla belgeledi: Ankete katılan araştırmacıların tam yüzde 91’i, bilimsel dürüstlüğün gri alanına düşen en az bir şüpheli pratiği gerçekleştirdiğini kabul etti.
Hollanda’da benzer bir çalışmaya öncülük eden Maastricht Üniversitesi’nden epidemiyolog Gowri Gopalakrishna, araştırmanın kalitesine dikkat çekerek, katılımcı profilinin son derece dengeli ve kapsamlı olduğunu vurguladı. Ancak asıl çarpıcı olan, akademisyenlerin ihlalleri itiraf etme oranlarındaki yükseklikti.
Entradas ve ekibi, ilk olarak araştırmacılara genel literatür taramasını eksik yapmak, sonuçları gördükten sonra hipotez kurgulamak (HARKing) ve başka bir araştırmacının fikrini atıf yapmadan kullanmak gibi ihlallerin ne kadar ciddi olduğunu sordu. Çıkan sonuçlar ile pratik uygulamalar arasındaki tezat ise akademik dünyanın kendi içindeki çelişkilerini gözler önüne seriyor.
Geçmişte yapılan meta-analizler, QRP’lerin (Şüpheli Araştırma Pratikleri) akademideki yaygınlığının yüzde 13 ile 34 arasında olduğunu öngörüyordu. Portekiz verilerindeki bu astronomik artış, Gopalakrishna’ya göre kısmen araştırmacıların eskiye nazaran çok daha dürüst yanıtlar vermesinden, kısmen de yayın baskısının ulaştığı tehlikeli boyutlardan kaynaklanıyor.
Araştırma verileri üzerinde yapılan regresyon analizleri, gri alan ihlallerine kimlerin daha çok eğilimli olduğuna dair önemli ipuçları verdi. Beklenildiği üzere, bu pratiklerin ciddiyetini küçümseyenler ve çok daha fazla sayıda makale üreten araştırmacılar arasında ihlal oranları tavan yapıyor.
Özellikle genç araştırmacıların ve kariyerinin başındaki akademisyenlerin bu karanlık metodlara çok daha yatkın olduğu gözlemlendi. Entradas, bu durumu geçici sözleşmelerle çalışan akademisyenlerin omuzlarındaki ağır yükle açıklıyor. Sürekli olarak hızlı ve fazla sayıda yayın yapma baskısı (Publish or Perish), genç yetenekleri iyi ve titiz bilim yapmak yerine sistemi manipüle etmeye itiyor.
Araştırmanın sonuçları oldukça sarsıcı olsa da, Gopalakrishna çalışmanın günümüzün en büyük teknolojik devrimini ıskaladığını belirtiyor:
“Çalışmada araştırmacıların yapay zekayı (Artificial Intelligence – AI) nasıl kullandıklarına dair hiçbir soru sorulmamış olması beni gerçekten şaşırttı. Zira şu anda dünya üzerindeki her bir araştırmacının zihninin bir köşesinde makale yazımından veri analizine kadar AI araçlarının etiği meselesi var.”
Bu araştırma, akademik bir uyarı fişeği niteliği taşıyor. Kurumların sadece ağır sahtekarlık vakaları için değil, laboratuvar kültürünü içten içe kemiren ‘gri alan’ kararları için de çok daha net davranış kodları ve araştırma dürüstlüğü politikaları (research integrity policies) geliştirmesi şart. Aksi takdirde, bugün üzerine titrediğimiz bilimsel veri tabanları, yarın devasa bir yanılgılar kütüphanesine dönüşebilir.
Tüm Hakları Saklıdır @ 2025 - Tasarım ve Yazılım: brain.work