
Modern onkolojinin en büyük devrimlerinden biri olan immünoterapiler, son on yılda birçok kanser türünde hasta sağkalım oranlarını çarpıcı biçimde artırdı. Ancak hücresel düzeyde yaşanan bu devrim, her hasta popülasyonunda aynı başarıyı gösteremiyor. Özellikle kolorektal kanser tanısı almış hastaların büyük bir alt kümesinde, tümör mikroçevresinin bağışıklık hücrelerine karşı oluşturduğu bariyerler nedeniyle mevcut immünoterapiler etkisiz kalabiliyor. Bilim dünyası, bu ‘soğuk’ (bağışıklık hücrelerinden yoksun) tümörleri, bağışıklık sisteminin saldırısına açık ‘sıcak’ tümörlere dönüştürmek için yenilikçi ajanlar ararken, beklenmedik bir müttefik sahneye çıktı: Genellikle gıda zehirlenmeleriyle ilişkilendirilen Listeria monocytogenes bakterisi.
Geçmiş yıllarda Listeria tabanlı kanser aşıları üzerine yapılan klinik çalışmalar, vücudun doğal savunma mekanizmalarını atlatabilmek adına ağırlıklı olarak intravenöz (damar içi) yolla uygulanıyordu. Ancak bakterinin doğrudan kan dolaşımına verilmesi, nadir de olsa hastalar için ölümcül olabilen sepsis (kan zehirlenmesi) riskini beraberinde getiriyordu. Tıp literatürüne yansıyan bu komplikasyonlar, araştırmacıları daha güvenli rotalar bulmaya itti.
Cold Spring Harbor Laboratuvarı’ndan kanser biyoloğu Semir Beyaz ve ekibi tarafından yürütülen güncel bir in vivo fare çalışması, patojenin doğasına en uygun olan sindirim sistemini hedef alarak bu soruna radikal bir çözüm sundu. Ekip, bakteriyi zayıflatarak (atenüe form) ağız yoluyla uygulanabilir bir aşı formatına getirdi.
“Listeria’nın doğal enfeksiyon yolu gıda kaynaklıdır, bu nedenle bu yönünü kendi avantajımıza kullanmak son derece mantıklı. Şu an klinik denemelerde kullanılan Listeria varyantlarından çok daha güvenli bir yöntem bulduğumuza inanıyoruz.” – Semir Beyaz
Araştırmacıların L. monocytogenes bakterisini bir kanser aşısı vektörü olarak seçmesinin ardında yatan temel neden, bakterinin hücresel işgal mekanizmalarıdır. Bu bakteri, yüzeyinde bulunan internalin A adlı spesifik bir protein sayesinde, insan hücrelerindeki E-kaderin (E-cadherin) proteinine yüksek bir afinite ile bağlanır. Dikkat çekici olan şudur ki; E-kaderin molekülü, birçok solid tümör tipinde aşırı miktarda ifade edilen (upregulated) bir proteindir.
Bu moleküler kilit-anahtar uyumu, Listeria’nın doğrudan kanser hücrelerini istila etmesine olanak tanır. Bakterinin tümör dokusuna nüfuz etmesi, vücudun bağışıklık sistemini bir alarm durumuna geçirerek, önceden immünojenik olmayan bu bölgeye yoğun bir T hücresi göçünü (infiltrasyonunu) tetikler.
Ekip, oral aşı stratejisini test etmek üzere öncelikle bakterinin genetiğini değiştirerek farelerdeki E-kaderin proteini ile etkileşime girmesini sağladı. Daha sonra zayıflatılmamış bakteriler bir ekmek parçasına inoküle edilerek farelere yedirildi. Kontrol grubu ise bakteriyi intravenöz yolla aldı.
Aşının doğrudan tedavi edici potansiyelini ölçmek için araştırmacılar, aşılama işleminden bir hafta sonra farelerin kolonlarına tümör organoidleri nakletti. Aşı, kontrol gruplarına kıyasla tümör büyümesini ciddi şekilde durdurdu. Ancak bu baskılanma uzun sürmedi ve genel sağkalımı tek başına artırmada yetersiz kaldı.
Araştırma ekibi, bu başarısızlığın nedeninin “T hücresi tükenmesi” (T-cell exhaustion) olduğunu hipotezleştirdi. Güçlü bir şekilde aktive olan T hücreleri, bir süre sonra kendi aktivitelerini baskılayan bağışıklık kontrol noktalarını (immune checkpoints) devreye sokuyordu. Bu hücresel freni kaldırmak için, aşılamadan beş gün sonra farelere gün aşırı bağışıklık kontrol noktası inhibitörleri (immune checkpoint inhibitors) uygulandı. Bu ikili kombinasyon terapisi, tek başına uygulanan aşı veya inhibitör tedavilerine kıyasla tümör büyümesini yaklaşık 40 gün boyunca istatistiksel olarak anlamlı bir şekilde baskılamayı başardı.
Çalışma bilimsel camiada büyük heyecan yaratsa da, formülasyon açısından bazı eleştiriler mevcut. Texas Tech Üniversitesi’nden immünolog Laurence Wood, bakteriyi ekmek aracılığıyla vermenin klinik anlamda pratik olmadığını, insan uygulamaları için enterik kaplı (mide asidine dayanıklı) farmasötik kapsüllerin geliştirilmesi gerektiğini vurguluyor.
Her şeye rağmen, Cold Spring Harbor ekibi bu yaklaşımın, immünoterapiye dirençli, tedavisi imkansız olarak görülen kolon kanseri vakaları için yepyeni bir çığır açacağına inanıyor ve insanlı klinik denemeler için hazırlıklarını sürdürüyor.
Tüm Hakları Saklıdır @ 2025 - Tasarım ve Yazılım: brain.work