
Kanser tedavisi, cerrahinin ve radyoterapinin ilk günlerinden bu yana uzun bir yol kat etti. Her ne kadar bu geleneksel yöntemler hala tedavi rejimlerinin omurgasını oluştursa da, günümüzde bilim insanları mühendislik harikası T hücreleri ve küçük moleküllerle doğrudan kanserli hücreleri hedefleyerek, hem tümör spesifikliğini artırıyor hem de yan etkileri minimize ediyor. Amerikan Kanser Araştırmaları Derneği’nin (American Association for Cancer Research – AACR) 2026 yıllık toplantısında düzenlenen “Hassasiyet, Ortaklık, Amaç: Küresel Çapta Hayat Kurtarmak İçin Kanser Bilimini İlerletmek” başlıklı genel kurul oturumu, laboratuvar araştırmalarının klinikteki karşılığını gözler önüne serdi. Kongrede, tedavi direncini kırmaktan tanı algoritmalarını iyileştirmeye kadar pek çok cephede devam eden bilimsel savaşın en yeni bulguları paylaşıldı.
Hedefe yönelik tedaviler kanserle mücadelede altın standart haline gelse de, tümörlerin kazanılmış direnç mekanizmaları geliştirerek bu ilaçlardan kaçabildiği bilinen bir klinik gerçektir. Memorial Sloan Kettering Kanser Merkezi’nden hekim ve bilim insanı Charles Sawyers, tümörlerin bu adaptasyon stratejilerinin temelini oluşturan epigenetik oyunları deşifre ettiklerini açıkladı.
Sawyers ve ekibi, hücresel popülasyonları tanımlayan genlerdeki, yani soy belirteçlerindeki (lineage markers) değişimleri özellikle prostat kanseri modelleri üzerinde inceledi. Normal şartlarda adenokarsinom olarak ortaya çıkan bu tümörlerin, androjen reseptör inhibitörleri uygulandığında transkripsiyon faktörü ekspresyonlarını değiştirerek nöroendokrin kansere benzediği saptandı. Ekip, bu soy değişimini hücresel düzeyde haritalamak için fare ve organoid modellerinden yararlandı.
Sawyers’ın ekibi, bu hedefi ya da onun yönlendirdiği onkogen olan myc‘i inhibe ederek in vitro ortamda yön değiştirmiş tümör hücrelerini başarılı bir şekilde yok etti. Bu gelişme, tümörlerin kemoterapiden kaçmak için kullandığı moleküler yolların yeni bir terapötik hedef haline gelebileceğini gösteriyor.
Lösemi ve lenfoma gibi kan kanserlerinde elde edilen mucizevi sonuçlara rağmen, hücresel immünoterapinin (CAR T hücreleri) katı doku kanserlerindeki başarısı, tümör mikroçevresinin (Tumor Microenvironment – TME) immünsüpresif doğası nedeniyle sınırlı kalıyordu. University of Pennsylvania’dan Carl June, ekibinin solid tümörlerin ördüğü bu hücresel duvarı aşmak için geliştirdiği stratejileri paylaştı.
“Gastroözofageal kanserde CAR hücreleri ile kapıya bir ayak koyduk, ancak şimdi bu terapinin kalıcılığını ve dayanıklılığını artırmamız gerekiyor.”
Araştırma ekibi, glioblastoma tedavisinde epitelyal büyüme faktörü reseptörünü ve interlökin-13 reseptörünü eşzamanlı hedefleyen çift hedefli CAR T hücreleri geliştirdi. Ayrıca, bu terapinin etkinliğini artırmak amacıyla tedavi doğrudan beyin omurilik sıvısına (BOS) enjekte edildi. Sonuçlar, BOS teslimatının ve çift hedeflemenin tümör hacimlerini radikal şekilde küçülttüğünü kanıtladı.
Pankreas kanserlerinde mezotelin antijenini hedefleyen bir başka çalışmada ekip, tümör büyümesini teşvik eden karsinoma ilişkili fibroblastları (CAF’ler) hedef aldı. June bu yaklaşımı şu şekilde formüle etti:
Tümör mikroçevresindeki bu bağ dokusu hücreleri, bir nevi koruyucu bir ağ görevi görüyor. Araştırmacılar, hedef hücrelere mezotelin spesifik CAR T hücreleri göndermeden önce, bu fibroblastları yok edecek öncü bir CAR T hücresi dalgası kullandı. Bu stratejiyle fare modellerinde terapötik başarı oranları dramatik şekilde arttı. Ayrıca, T hücre yorgunluğunu önlemek için CRISPR ile aynı anda iki genin susturulduğu sinerjik gen bozulmaları (knock-out) kullanarak, sürekli antijen maruziyeti altında bile CAR T hücrelerinin aktif kalması sağlandı.
Küçük moleküllü ilaçlar şu ana dek insan proteinlerinin sadece %20’sini hedefleyebiliyordu. Bu %20’lik sınırın sebebi, klasik ilaç geliştirme felsefesinin, hedeflenen proteinin doğrudan inhibe edilebilecek spesifik bağlanma ceplerine sahip olmasına dayanmasıdır. Avusturya Bilimler Akademisi AITHYRA Enstitüsü’nden kimyasal biyolog Georg Winter, bu sorunu aşmak için hedefleri işlevsiz kılmak yerine, onların yapısını değiştirerek onları hücresel atık imha sistemlerine yönlendiren stratejilere odaklandıklarını anlattı.
Winter’ın ekibi, ubiquitin ligazları ve daha önce druggable (ilaçlanabilir) olmadığı düşünülen proteinleri birbirine bağlayan moleküler yapıştırıcı yıkıcılar (molecular glue degraders) üzerine yoğunlaşıyor. Araştırmalar, bu moleküllerin hedeflerin yapısını kilitleyerek, doğal ligazları tarafından tanınmasını sağladığını gösterdi. Özellikle siklin K proteini ve kanserlerde kritik bir transkripsiyon faktörü olan BRD4 gibi hedefler üzerinde yapılan çalışmalar, yapısal köprüleme sayesinde yıkımın nasıl başarıldığını ortaya koydu.
Oturumun kapanışını yapan MIT’den bilgisayar bilimcisi Regina Barzilay, mevcut klinik yaklaşımların hangi hastanın hangi tedaviye en iyi yanıt vereceğini öngörmekte yetersiz kaldığına dikkat çekti. Günlük pratikte tek hücreli dizileme (single-cell sequencing) ve uzamsal transkriptomik (spatial transcriptomics) verileri rutin olarak toplanmadığı için, standart yapay zeka araçları patoloji slaytlarından moleküler eylem mekanizmalarını çözemiyor.
Barzilay’ın araştırma grubunun geliştirdiği SPARC modeli tam da bu noktada devreye giriyor. Model, standart patoloji görüntüleriyle uzamsal transkriptomik verileri harmanlayarak eğitildi. Böylece sadece rutin bir doku boyamasına bakarak, dokunun farklı bölgelerinde aktif olan moleküler yolları ve hastanın terapötik yanıtını yüksek doğrulukla öngörebiliyor.
Diğer yandan, Barzilay’ın ekibinin radyolojide devrim yaratmayı vaat eden algoritmaları da tanıtıldı:
Onkoloji alanındaki bu çarpıcı keşifler, kanserin sadece laboratuvar masasında değil, yazılımların ve hücresel mühendisliğin ortak gücüyle hasta yatağında da artık çok daha sistematik ve hassas bir şekilde hedeflenebildiğini kanıtlıyor.
Tüm Hakları Saklıdır @ 2025 - Tasarım ve Yazılım: brain.work