Hayvan Deneylerini Erken Sonlandırmak Kadın Sağlığında Hasar Yaratabilir

Mainz Üniversitesi Tıp Merkezi’nde 2017 yılında lisansüstü eğitimine başlayan Irina Kovlyagina, çalıştığı enstitüde deneyleri için dişi hayvanları kullanan ilk araştırmacılardan biriydi. Günümüzde translasyonel psikiyatri ve davranışsal nörobilim alanında doktora sonrası araştırmacı olarak çalışmalarına devam eden Kovlyagina, o günleri şu çarpıcı sözlerle hatırlıyor:

“Kendi kendime diyordum ki; ‘Neden sadece erkekleri kullanıyoruz? Bu hayvan kolonisini üretmek zaten bir servete mal oluyor. Neden laboratuvara dişileri de dahil etmiyoruz?'”

Tarihsel olarak bakıldığında, bilim insanları temel ve klinik öncesi biyomedikal araştırmalar için neredeyse tamamen erkek hayvanları kullandı. Bu cinsiyetçi önyargı, en derin yarasını nörobilim alanında açtı. ABD Ulusal Sağlık Enstitüleri’nin (NIH) 2016 yılında yürürlüğe koyduğu Cinsiyetin Biyolojik Bir Değişken Olarak Etkisi (SABV) politikası, bu tabloyu değiştirmeyi hedefliyordu. Araştırmacılar zamanla her iki cinsiyeti de incelemeye başlasa da, çalışmaların sadece çok küçük bir azınlığı erkek ve dişi modelleri dengeli bir oranda kullanmaya devam etti. Sonuç olarak günümüzde hastalık mekanizmaları, ilaç etkileşimleri ve strese verilen hücresel yanıtlar hala büyük ölçüde erkek fizyolojisini yansıtıyor.

Tarihsel Bir Yanılgı: “Aylık Döngüler Veriyi Bozar” Efsanesi

1900’lerde bilim insanları deneyleri için erkek hayvanlara yönelirken, dişi hayvanları yalnızca üreme amacıyla ayırdılar. Erkek hayvanlarla deney yapmayı, aylık östrus (kızgınlık) döngülerinin olmaması nedeniyle “erkek verilerinin daha az değişken olduğu” argümanıyla meşrulaştırdılar. Geçmişteki bir rapora göre, biyomedikal yayınların yüzde 80’i yalnızca erkek hayvanları inceliyordu. Farkındalığın artmasıyla birlikte dişi hayvanlar üzerinde yapılan modern çalışmalar, dişi kemirgenlerin fizyolojik değişkenliğinin erkeklerden daha fazla olduğuna dair hiçbir kanıt bulamadı.

Zürih Üniversitesi’nden nöroendokrinolog Ivana Jaric ve Irina Kovlyagina tarafından yakın zamanda Nature Neuroscience dergisinde yayımlanan bir makale, kritik bir tehlikeye dikkat çekiyor: Mevcut cinsiyet önyargısı in vivo (canlı içi) çalışmalarla düzeltilmeden hayvan deneylerinin tamamen ve erkenden sonlandırılması, tıptaki bu “eril varsayılan” (male-default) önyargısını kalıcı hale getirebilir. İkiliye göre, bu durum kadın sağlığı için yıkıcı sonuçlar doğuracaktır.

Yapay Zeka ve Yeni Nesil Yöntemler (NAMs) Çözüm mü?

Araştırmalarda her iki cinsiyeti inceleyen yayınların oranı 2009’da yüzde 38 iken 2019’da yüzde 68’e fırladı. Ancak incelenen makalelerin sadece yüzde 17’sinin eşit sayıda erkek ve dişi hayvan kullanması, problemin sürdüğünü gösteriyor. Jaric’e göre bu köklü önyargı, hayvan deneylerine alternatif olarak sunulan Yeni Yaklaşım Metodolojilerine (NAMs) de sızmış durumda.

Örneğin, yapay zeka (AI) tabanlı modeller biyomedikal araştırma hattı için kritik öneme sahip olsa da, bu sistemlerin çıktıları yalnızca eğitildikleri veriler kadar iyidir. Nörobilim alanında mevcut veriler hala ezici bir şekilde erkek ağırlıklıdır. Jaric, bu riski şu şekilde açıklıyor: “Eğer sinir ağlarını zaten erkeğe meyilli verilerle eğitirsek, dişi fizyolojisiyle alakasız sonuçlar üretme riskini tekrar almış oluruz.”

Laboratuvar Kaplarında Karmaşık Biyolojiyi Çalışmanın Sınırları

İnsan dokusundan elde edilen organoidler ve kök hücre tabanlı in vitro (cam tüpte/laboratuvar ortamında) sistemler kadın biyolojisine göre uyarlanabilir. Ancak, Harvard Üniversitesi’nden nöroloji araştırmacısı Tracy Young-Pearse, cinsiyete özgü bazı durumları sadece in vitro sistemler kullanarak incelemenin devasa zorluklar barındırdığını vurguluyor.

  • Hormonal Etkileşim Eksikliği: İn vitro ortamda XX veya XY kromozomlu beyin hücrelerini modellemek mümkündür, ancak hormonların periferik dokular (diğer organlar) üzerinden beyne yaptığı dolaylı ve kademeli etkileri bir petri kabında simüle etmek şu anki teknolojiyle imkansızdır.
  • Sistemik İletişim: Beyin, bağışıklık profili ve farklı organlar arasındaki spesifik bağlantıyı tam olarak verebilecek basit bir çip veya organoid modeli henüz geliştirilmemiştir.
  • Hayvansal Ürün Bağımlılığı: Alternatif modeller dahi tam anlamıyla “hayvansız” değildir. Organoid üretimi için kullanılan ekstraselüler matrislerin büyük bir kısmı hala hayvanlardan elde edilmektedir.

Geleceğe Doğru: Kapsayıcı Araştırmalar İçin Ne Yapılmalı?

Hayvan modellerinin insan biyolojisini tam yakalayamaması (örneğin hayvanlarda test edilen tedavilerin sadece yüzde 5’inin insan kullanım onayı alması) haklı eleştiriler alsa da, uzmanlar bunun yalnızca hayvan modellerinin suçu olmadığını, regülasyon süreçlerinin karmaşıklığı ve klinik çalışma tasarımı hatalarından da kaynaklandığını belirtiyor.

Kovlyagina ve Jaric’in sektöre çağrısı net: Hayvan araştırmalarını olduğu gibi tutmak cinsiyet önyargısını çözmeyecek. Ancak çözüm, hayvan deneylerini bir anda çöpe atmak da değil. Bilim insanları, deneyleri için her iki cinsiyetten hayvanı eşit kullanarak SABV’yi istisna değil, “altın standart” haline getirmelidir. Buna ek olarak, in vivo araştırmalar in vitro ve in silico (bilgisayar simülasyonu) platformlarla birleştirilerek multidisipliner bir uyum yakalanmalıdır. Aksi takdirde, tıp dünyasının aceleyle hayvan deneylerinden vazgeçmesi, kadınların biyomedikal ve ilaç geliştirme süreçlerinde birer “kör nokta” olarak kalmasını garantileyecektir.

Editör Yorumu!

Türkiye laboratuvar ekosisteminde bilimsel araştırma bütçeleri genellikle kısıtlıdır. TÜBİTAK, TÜSEB veya üniversitelerin BAP projelerinde araştırmacılar, dişi hayvanların östrus (kızgınlık) döngülerini takip etmenin getireceği ek maliyet, zaman ve iş gücünden kaçınmak için sıklıkla yalnızca erkek kemirgenleri tercih etmektedir. Bu durum, Türkiye'deki klinik öncesi araştırmalarda da ciddi bir 'eril önyargı' yaratmaktadır. Avrupa ve ABD'nin yavaş yavaş Yapay Zeka (AI) ve Organ-on-a-chip gibi Yeni Nesil Yaklaşımlara (NAMs) geçiş yaptığı bu dönemde, elimizdeki temel verilerin sadece erkek fizyolojisine dayanması, Türkiye'de geliştirilecek yerli ilaçların veya biyoteknolojik ürünlerin kadınlardaki etkinliğini zayıflatacaktır. Sağlık Bakanlığı ve TİTCK'nın, klinik öncesi projelerin fonlanması ve ruhsatlandırılması aşamasında 'Cinsiyetin Biyolojik Bir Değişken Olarak Etkisi' kriterini zorunlu kılması artık yerel sektörümüz için de bir zorunluluktur. Hayvan deneyleri aşamalı olarak azaltılırken, mevcut in vivo projelerde her iki cinsiyetin eşit kullanımını sağlamazsak, yapay zeka temelli yerli sağlık algoritmalarımız baştan hatalı verilerle eğitilmiş olacaktır.

Bilim insanları geçmişte, dişi hayvanların aylık östrus (kızgınlık) döngülerinin hormonal dalgalanmalar yaratarak deney verilerini bozacağını ve değişkenliği artıracağını varsayarak erkek modelleri daha standart kabul etmişlerdir. Ancak güncel modern araştırmalar, dişi kemirgenlerin fizyolojik değişkenliğinin erkeklerden daha fazla olduğuna dair hiçbir kanıt bulamamıştır.

Yapay zeka modelleri yalnızca eğitildikleri veriler kadar başarılı çıktılar üretir. Biyomedikal literatürün yüzde 80'i yalnızca erkek hayvanları incelediğinden, bu verilerle eğitilecek olan sinir ağları dişi fizyolojisiyle alakasız veya eksik sonuçlar üretecek, yeni tıbbi teknolojilerde eril önyargıyı kalıcı hale getirecektir.

İn vitro ortamda hücre düzeyinde XX veya XY kromozomlu modellemeler yapılabilse de, hormonların diğer periferik organlar üzerinden beyni nasıl etkilediği veya bağışıklık sistemiyle olan karmaşık sistemik iletişim ağları tek bir laboratuvar kabında simüle edilememektedir. Bu bütünsel etkileşimler hala in vivo gözlem gerektirmektedir.

Bülten Aboneliği

Sosyal Medyada Paylaşın

LabHaber

Tüm Hakları Saklıdır @ 2025 - Tasarım ve Yazılım: brain.work

labhaber, laboratuvar, analiz, biyoteknoloji ve test alanlarında faaliyet gösteren profesyoneller için hazırlanmış bağımsız bir sektörel haber platformudur.