
COVID-19 aşılarının küresel ölçekte eşi benzeri görülmemiş bir hızla uygulanmaya başlanmasının ardından, dijital sağlık platformları ve sosyal medya ağları üzerinden kadınlar tarafından bildirilen menstrüel döngü değişiklikleri büyük yankı uyandırmıştı. Daha ağır kanamalar, uzayan periyotlar ve beklenmedik şiddette seyreden pelvik ağrılarla karakterize edilen bu anekdotlar, kısa süre içinde geniş çaplı epidemiyolojik ve klinik saha çalışmalarıyla doğrulanmıştı. Ancak tıp camiası, madalyonun diğer yüzüne odaklanmakta gecikti: Menstrüel döngünün hangi evresinde olduğumuz, COVID-19 aşılarının hücresel ve hümoral bağışıklık yanıtını ya da yan etki profilini nasıl şekillendiriyor?
Bu kritik soruyu yanıtlamak üzere yola çıkan bir grup araştırmacı, modern dijital sağlık teknolojilerinden elde edilen verilerle geleneksel immünolojik anketleri bir araya getirdi. 1.474 kadının aktif olarak kullandığı bir periyot takip uygulaması (period tracking app) verileri ile COVID-19 aşı sonrası anket sonuçları çapraz analize tabi tutuldu. npj Women’s Health dergisinde yayımlanan çalışmanın eş yazarı ve London School of Hygiene & Tropical Medicine (LSHTM) Epidemiyoloji ve Halk Sağlığı bölümünde doktora araştırmacısı olan Poppy Cooper, yürüttükleri bu öncü çalışmanın metodolojisini şu sözlerle özetliyor:
“Bu iki devasa veri setini birleştirerek, kadınların aşı oldukları tarihleri, menstrüel döngülerinin tam olarak hangi fazına denk geldiğiyle kusursuz bir şekilde eşleştirebildik.”
Normal şartlarda ortalama 28 gün süren menstrüel döngü, araştırmacılar tarafından analitik amaçlarla iki ana faza ayrıldı: Menstrüasyonun başlamasından önceki 14 günlük süreç luteal faz, döngünün geri kalan kısmı ise foliküler faz olarak tanımlandı. Ekip, aşılamanın yapıldığı bu iki farklı evredeki klinik çıktıları karşılaştırdığında çarpıcı bir tabloyla karşılaştı.
Veriler, aşıyı foliküler fazda (döngünün ilk yarısı) olan bireylerin, enjeksiyon bölgesi ağrısı, kronik yorgunluk ve kas-eklem ağrıları gibi sistemik yan etkileri bildirme olasılığının yüzde 35 oranında daha yüksek olduğunu gösterdi. İlk bakışta dezavantaj gibi görünen bu durumun altında yatan fizyolojik gerçek ise oldukça farklıydı. Zira foliküler fazda aşılanan grubun enfeksiyona yakalanma süresinin (median time to infection) tam 35 gün daha uzun olduğu tespit edildi. Bu durum, yan etkilerdeki artışın aslında çok daha güçlü ve agresif bir bağışıklık yanıtının (heightened immune response) doğrudan bir göstergesi olabileceğine işaret ediyor.
Araştırmacılara göre bu farklılığın biyokimyasal temelinde yatan en güçlü şüpheliler östrojen ve progesteron hormonları. Foliküler faz boyunca kademeli olarak yükselen östrojen seviyelerinin, bağışıklık sistemini bir tür “alarm” durumuna geçirerek aşının içerdiği antijenlere karşı daha agresif bir yanıt oluşturduğu düşünülüyor. Öte yandan, luteal fazda dominant hale gelen progesteronun ise immünosupresif (bağışıklık baskılayıcı) özellikler sergilediği literatürde zaten bilinen bir gerçek.
Çalışmada yer almayan ancak konunun uzmanlarından olan Johns Hopkins Bloomberg Halk Sağlığı Okulu’ndan immünolog Sabra Klein, bu bulguları şu sözlerle destekliyor:
“Bu gözlem, östrojenlerin erkeklere kıyasla dişilerde aşılara karşı daha güçlü bağışıklık tepkileriyle ilişkili olduğunu gösteren kendi laboratuvar araştırmalarımla mükemmel bir uyum sergiliyor.”
Menstrüel döngüyü sadece iki faza ayırmanın, günlük hormonal dalgalanmaların yaratabileceği mikro-etkileri maskeleyebileceğinin farkında olan Cooper ve ekibi, analizi bir adım ileriye taşıdı. Çeşitli döngü uzunluklarını standardize ederek tüm periyodu 20 eşit parçaya (fraksiyona) böldüler. Bu yüksek çözünürlüklü analiz, yan etki bildirim olasılığının her faz içinde sürekli dalgalandığını ortaya çıkardı.
Pécs Üniversitesi’nden nörobilimci ve fizyolog Dóra Zelena, böylesine detaylı bir menstrüel faz analizinin, ilerleyen dönemlerde hem yan etkilerin tahmin edilmesinde hem de immünojenitenin (bağışıklık oluşturma gücü) maksimize edilmesinde kritik bir araç olabileceğini vurguluyor. Zelena, “Tüm menstrüel döngü boyunca bağışıklık sistemimizi şekillendiren sürekli değişimler var ve klinik çalışmalarda bunu mutlaka dikkate almalıyız” diyor.
Araştırmacılar, elde edilen bulguların henüz aşı randevularını menstrüel takvime göre ayarlamak için yeterli olgunlukta olmadığı konusunda uyarıyor. Cooper’ın bir sonraki hedefi, katılımcıların döngü fazlarını sadece dijital uygulamalarla değil, eş zamanlı hormon ve immün biyobelirteç (biomarker) analizleriyle kesin olarak belirlemek. Ayrıca çalışmanın mevcut demografik yapısının (çoğunlukla beyaz, eğitimli ve yüksek gelirli ABD vatandaşları) sınırlı olduğu, bulguların farklı popülasyonlarda valide edilmesi gerektiği ifade ediliyor.
En büyük çıkarım ise tıp paradigmasındaki değişim. Yıllardır klinik çalışmalarda bir “arka plan gürültüsü” (background noise) olarak görülüp dışlanan kadın üreme biyolojisi ve menstrüel döngüsü, artık non-reprodüktif (üreme dışı) sağlığın, özellikle de immünolojinin tam merkezinde yer almaya aday. Bu çalışma, kadın biyolojisinin laboratuvar araştırmalarında standardize edilmesi gereken en önemli değişkenlerden biri olduğunun kavramsal bir kanıtı (proof of concept) olarak tarihe geçiyor.
Tüm Hakları Saklıdır @ 2025 - Tasarım ve Yazılım: brain.work