
Dünya nüfusunun yaklaşık yüzde 10’unu etkileyen, kronik mide-bağırsak ağrıları, şiddetli şişkinlik, kabızlık ve ishal gibi zayıflatıcı semptomlarla karakterize edilen İrritabl Bağırsak Sendromu (Irritable Bowel Syndrome – IBS), yıllardır hem hastalar hem de tıp dünyası için büyük bir gizem olmaya devam ediyordu. Bugüne kadar elde edilen bilimsel veriler, hastalığın temelinde bağırsak ve beyin arasındaki hatalı iletişimin (miscommunication) yattığına işaret ediyordu. Geçmiş genetik çalışmalar, IBS’nin sinir sinyalizasyon mekanizmalarıyla, aynı zamanda anksiyete ve çeşitli duygudurum bozukluklarıyla (mood disorders) bağlantılı olduğunu öne sürmüştü. Ancak hastalığın arkasındaki biyolojik ve hücresel mekanizmaların büyük bir kısmı karanlıkta kalarak, kronik semptomlarına çare arayan milyonlarca hastayı ve yenilikçi tedavi geliştirmeye çalışan araştırmacıları hayal kırıklığına uğratıyordu.
Tıp camiasında ezberleri bozan yeni bir çalışma, IBS’nin patofizyolojisinde şimdiye dek göz ardı edilmiş devasa bir mekanizmayı gün yüzüne çıkardı. Uluslararası bir araştırmacı grubu, kanda bulunan ve trigliserit (triglyceride) olarak adlandırılan yağların metabolizmasının, IBS riskinde kritik ve daha önce hiç bilinmeyen bir rol oynadığını ortaya koydu. Tıp dünyasının prestijli yayınlarından Gut dergisinde yayımlanan bu devasa araştırma, bugüne kadar gerçekleştirilmiş en kapsamlı IBS genetiği incelemesi olarak tarihe geçti. Çalışma kapsamında, dünya çapındaki yirmiye yakın biyobankadan elde edilen, IBS teşhisi konmuş ve konmamış toplam 2,8 milyon bireyin genetik verisi eşzamanlı olarak analiz edildi.
IBS’nin bağırsak ve beyin arasında son derece karmaşık bir diyalog içerdiğini uzun zamandır biliyorduk. Ancak elde ettiğimiz bu çarpıcı sonuçlar, söz konusu biyolojik diyalogun yalnızca sinir sistemiyle sınırlı kalmadığını, vücudun genel metabolik sistemini de doğrudan içerdiğini gösteriyor.
Yukarıdaki sözler, CIC bioGUNE araştırma merkezinde tıbbi genetikçi olarak görev yapan ve çalışmanın eş yazarı olan Mauro D’Amato’ya ait. Araştırmacılar, insan genomunda doğrudan IBS riskiyle bağlantılı olan tam 35 farklı bölge (loci) tespit etti. Bu genetik sinyallerin bir kısmı, IBS hakkında önceden bilinenleri doğruluyordu: Beyni bağırsağa bağlayan karmaşık sinir ağı olan enterik sinir sistemi (enteric nervous system) ile güçlü genetik bağlar mevcuttu. Ancak asıl devrim niteliğindeki bulgu, hastalık riski ile kardiyometabolik özellikler (cardiometabolic traits) arasında keşfedilen son derece güçlü genetik bağlantıydı.
D’Amato, trigliserit regülasyonu ve karaciğer fonksiyonları ile kurulan bu genetik bağlantının, IBS’yi anlamak için tamamen yeni bir kavramsal çerçeve sunduğunu vurguluyor. Tespit edilen bu genetik risklerin, farklı tıbbi kılavuzlardaki IBS tanımlamalarının tamamında tutarlı olması, bulgunun evrensel geçerliliğini kanıtlıyor. Ekip, yalnızca genetik haritalama yapmakla kalmayıp, yüksek trigliserit seviyeleri ile IBS riski arasında olası bir nedensel bağlantı (causal link) olduğunu öne süren ileri düzey hesaplamalı (computational) analizler de gerçekleştirdi.
Çalışmadaki en sağlam moleküler bağlantılardan biri, karaciğerdeki şeker ve yağ metabolizmasının en güçlü düzenleyicilerinden biri olan glukokinaz regülatör (glucokinase regulator – GCKR) genine odaklandı. Araştırma ekibi, hücresel düzeyde şu kritik bulgulara ulaştı:
Araştırmacılar sadece hastalık risklerini tanımlamakla yetinmedi; translasyonel tıp (translational medicine) prensiplerini uygulayarak, IBS ile ilişkili moleküler imzaları değiştirebilecek potansiyel bileşikleri de belirlediler. Bu bileşikler arasında, halihazırda kardiyovasküler hastalıkları tedavi etmek için kullanılan ve vücuttaki yağ oranlarını düzenleyen onaylı ilaçlar bulunuyor. Makale yazarları, mevcut kardiyovasküler ilaçların birçoğunun IBS tedavisi için “yeniden konumlandırılabileceğini” (drug repurposing) umut ediyor.
Ayrıca çalışma, IBS hastalarının tek bir homojen grup olmadığını net bir şekilde kanıtladı. Uzmanlar, hastaların hastalıklarında baskın olan metabolik veya nörolojik bileşenlere göre alt gruplara (subgroups) ayrılmasını ve kişiselleştirilmiş hassas tıp (precision medicine) tedavilerinin uygulanmasını öneriyor. D’Amato, bulgularının geleneksel bağırsak-beyin ekseninin ötesine geçen, çok daha entegre bir IBS vizyonunu desteklediğini belirtiyor. Belirlenen yeni hücresel yolakların, mekanizmaya dayalı hasta stratifikasyonuna (katmanlara ayırma) ve mevcut terapilere yanıt vermeyen dirençli hastalar için yeni ilaç denemelerine devasa bir ivme kazandırması bekleniyor.
Tüm Hakları Saklıdır @ 2025 - Tasarım ve Yazılım: brain.work