Orta Doğu’da Savaşın Yıkıcı Etkisi: Bölgesel Klinik Araştırmalar Tehlikede

22 Temmuz 2026
5 dk dk okuma süresi
Orta Doğu’da Savaşın Yıkıcı Etkisi: Bölgesel Klinik Araştırmalar Tehlikede

Savaşın Gölgesinde Kalan Bilimsel Ekosistem

Son yıllarda Orta Doğu’da giderek şiddetlenen ve sınırları aşan çatışmalar, yalnızca insani bir felakete yol açmakla kalmıyor; aynı zamanda on yıllardır büyük emeklerle inşa edilen biyomedikal ve klinik araştırma altyapısını da adeta enkaza çeviriyor. Ekim 2023’te başlayan ve 2026 yılı itibarıyla çevre ülkelere yayılarak bölgesel bir kriz halini alan savaş ortamı, milyonlarca insanı yerinden ederken barınma, gıda ve sağlık gibi temel yaşam ihtiyaçlarını sekteye uğrattı. Bu kaos ortamında, hastanelerin ve üniversitelerin koridorlarında farklı ve sessiz bir trajedi daha yaşanıyor: Küresel sağlık ekosistemine entegre olmaya çalışan klinik araştırma altyapısı hızla çöküyor.

İnsani krizlerin zirve yaptığı dönemlerde, savaş yaralıları ve mültecilerle dolup taşan hastanelerde bilimsel araştırmalar doğal olarak ikinci plana itiliyor. Ancak devam eden faz çalışmaları ve klinik denemeler için bu durum, özellikle deneysel ilaç (investigational drug) kullanan hastaların güvenliği açısından devasa bir risk oluşturuyor. Yıllar süren, karmaşık protokoller içeren ve hastaların titizlikle izlenmesini gerektiren bu araştırmalar, ne yazık ki çatışma ortamlarına karşı son derece savunmasız kalıyor.

“Bu insan yapımı felaketin, hastalara daha iyi bir bakım sunma çabalarımızı nasıl baltaladığını izlemek bizim için çok acı. Savaşın klinik geliştirme süreçlerine etkisinin nispeten sınırlı kalmasını umuyoruz, ancak her türlü senaryoya hazırlıklı olmalıyız.”

Klinik araştırma analitiği şirketi Phesi’nin başkanı Gen Li’nin bu sözleri, aslında global ilaç sektörünün (Big Pharma) bölgeye dair kaygılarını net bir şekilde özetliyor.

Klinik Araştırmalar İçin Eşsiz Bir Gen Havuzu: Orta Doğu

Dünya Sağlık Örgütü’nün (WHO) Orta Doğu ve Kuzey Afrika’yı (MENA) da kapsayan Doğu Akdeniz bölgesinde kayıtlı klinik araştırmaların sayısı son yirmi yılda yaklaşık 50 kat arttı. Sadece 2025 yılında bölgede 7.000’den fazla araştırma tescil edildi. Avrupa, Asya ve Amerika’nın gerisinde kalsa da, düşük maliyetler ve hızla artan genç nüfus, bölgeyi ilaç şirketleri için cazip bir merkez haline getiriyor.

Ancak işin finansal boyutundan çok daha kritik olan bir bilimsel gerçek var: Genetik Çeşitlilik.

İlaçların metabolize edilme şekli ve potansiyel yan etkileri, farklı genetik altyapılara ve çevresel faktörlere sahip popülasyonlarda değişiklik gösterebilir. Orta Doğu popülasyonu, Amerikan menşeli klinik deneylerde genellikle genellenerek “beyaz” kategorisinde sınıflandırılsa da, aslında son derece özgün bir genetik profile sahiptir. Özellikle bölgedeki evliliklerin %20 ila %50’sinin akraba evliliği (consanguineous marriage) olduğu gerçeği göz önüne alındığında, ABD’de %1’in altında olan bu oran, bölgeyi nadir genetik hastalıkların, immün yetmezliklerin ve talasemi gibi kan hastalıklarının (blood disorders) incelenmesi için adeta yaşayan bir laboratuvar kılıyor.

Lübnan Amerikan Üniversitesi’nde (LAU) klinik genetikçi olan André Mégarbané durumu şu şekilde özetliyor: “Bilim camiasının yeni genler bulmasına ve buradan yola çıkarak yeni tedavi yolları keşfetmesine yardımcı oluyoruz. Bizi unutmayın.”

Ateş Altında Biyomedikal Araştırma Yürütmek

Bölgede yapılan klinik çalışmalar, oransal olarak az görünse de, karşılanmamış tıbbi ihtiyaçlar (unmet medical needs) açısından hayati öneme sahip. Phesi’nin dünya genelindeki 65.000 aktif çalışmayı incelediği son analizinde, yaklaşık %6,7’sinin Orta Doğu’da merkezleri olduğu tespit edildi. İsrail’de 2.000’in üzerinde araştırma merkezi varken, Lübnan’da bu sayı 53, İran’da ise 69 ile sınırlı kalıyor.

Beyrut Amerikan Üniversitesi’nden (AUB) hematolog Ali Taher öncülüğündeki bir ekibin The Lancet Haematology dergisinde yayınladığı makale, savaş ortasında klinik çalışma yürütmenin zorluklarını çarpıcı bir şekilde ortaya koyuyor. Makalede, özellikle Orta Doğu kökenli insanlarda daha sık görülen genetik bir kan hastalığı olan Talasemi üzerine yapılan bir araştırmanın, bombardımanlar altında nasıl ayakta tutulmaya çalışıldığı anlatılıyor. Araştırmacılar, hasar görmüş altyapı ve kısıtlı kaynaklara rağmen, hastaların deneysel ilaçlara erişimini kesmemek için verdikleri mücadeleyi tıbbi etiğin bir gereği olarak görüyorlar.

Hastaların Hayatta Kalması Her Şeyin Önünde

Lübnan’daki Byblos LAU tıp fakültesi dekanı ve nefrolog Sola Aoun Bahous, migren hastalarında K2 vitamini eksikliğini ve arteriyel sertliği (arterial stiffness) incelediği yenilikçi bir faz çalışmasına başladığında savaşın patlak vereceğini öngörememişti. Çatışmalar şiddetlendikçe ve hava saldırıları yoğunlaştıkça, Bahous ve ekibi radikal bir karar almak zorunda kaldı.

Bahous o günleri şu şekilde anlatıyor:

“Kriz anlarında doğal olarak o an bizim için en önemli olana, yani hayatta kalmaya odaklanıyoruz. Hastaların ve ekibin can güvenliği, bir araştırma projesini yürütmekten çok daha önemlidir.”

Suriye’deki Şam Üniversitesi’nde onkoloji eğitimi alan Ahmad Al-Bitar’ın yaptığı bir anket çalışması ise durumu başka bir boyutuyla gözler önüne seriyor. Ülkesinin 15 yıl süren iç savaşından henüz yeni çıkmaya çalıştığı bu dönemde, kanser hastalarının %99’unun klinik bir araştırmanın ne anlama geldiğini bile bilmediği ortaya kondu. Al-Bitar, “Burada hala temel ilaçların eksikliğini yaşıyoruz. Klinik araştırmalar bizim için şu an bir lüks.” diyerek acı bir gerçeğe parmak basıyor.

Kriz Yönetiminde Yeni Paradigmalar ve Lojistik Çöküş

Savaş ortamı, araştırmacıları geleneksel klinik deney protokollerini esnetmeye ve yenilikçi acil durum stratejileri geliştirmeye itti. Sola Aoun Bahous’un ekibi, hastaların Beyrut’a seyahat ederken hedef olmasını engellemek için şu stratejileri uyguladı:

  • Hastaların her ay merkeze gelip alması gereken deneysel ilaçların temin süresi 3 aylık paketler haline getirildi.
  • Fiziksel muayenelerin yerini büyük ölçüde tele-sağlık (telehealth) sistemleri ve aylık telefon görüşmeleri aldı.
  • Yalnızca kan testi gibi zorunlu biyobelirteç (biomarker) analizleri için klinik ziyaretleri şart koşuldu.
  • Veri yönetimi ve depolama süreçleri merkezi olmayan yerel laboratuvarlarla entegre edildi.

Bütün bu önlemlere rağmen maliyetler ve lojistik zorluklar çığ gibi büyüyor. Genetikçi Mégarbané, hastalarından topladığı 350 kan örneğini, hava sahası kapalı olduğu için Doha, Katar’daki merkez laboratuvarlarına doğrudan gönderemedi. Örneklerin önce Avrupa’ya, ardından Kuveyt veya Suudi Arabistan üzerinden aktarmalı olarak Katar’a ulaştırılması gibi devasa riskler barındıran soğuk zincir ve lojistik süreçlerini yönetmek zorunda kaldı.

Geleceğe Yönelik Riskler: Sektör Ne Yapacak?

Maliyetlerin artması, hedeflenen katılımcı sayısına ulaşılamaması (Bahous’un araştırmasında %30’a varan ayrılma oranları) ve sürelerin uzaması, ilaç şirketlerinin bölgeye yatırım yapma motivasyonunu kırıyor. Uluslararası şirketler için her bir klinik araştırma milyonlarca dolarlık dev bütçeler gerektiriyor. Tedarik zinciri kesintileri, güvenlik riskleri ve veri bütünlüğündeki bozulmalar, sponsor firmaların (sponsoring pharmaceutical companies) yatırımlarını tekrar değerlendirmesine neden oluyor.

Ancak bölgedeki bilim insanları, Orta Doğu halkının direncinin bilimsel üretime de yansıyacağına inanıyor. Mégarbané’nin sözleri bu umudu taçlandırıyor: “Biz maalesef bu tür durumlarla yüzleşmeye alışkınız. Lübnan halkı ve bilim insanları son derece dirençlidir.”

Editör Yorumu!

Orta Doğu'da yaşanan bu kriz, Türkiye laboratuvar ve klinik araştırma sektörü için çok boyutlu stratejik dersler barındırıyor. Bir yandan bölgesel istikrarsızlık, küresel ilaç devlerinin (Big Pharma) Orta Doğu pazarındaki devasa Ar-Ge bütçelerini, çok daha güvenilir bir liman olarak öne çıkan Türkiye'ye kaydırması için kritik bir fırsat penceresi açıyor. Sağlık Bakanlığı ve TİTCK'nın (Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumu) uluslararası kalite normlarına tam uyum sağlayan regülasyonları ile TÜBİTAK destekli biyomedikal altyapı yatırımları sayesinde Türkiye, bölgenin yeni ve rakipsiz klinik araştırma üssü konumuna gelebilir. Ancak öte yandan, sınır komşularımızdaki araştırmacıların yaşadığı lojistik kabuslar ve örnek transferi sorunları, bize 6 Şubat depremlerinde test ettiğimiz kriz yönetimi ve soğuk zincir dayanıklılığının önemini bir kez daha hatırlatmalı. Kriz dönemlerinde hastaların güvenliğini sağlamak, merkeziyetsiz çalışma modellerini ve uzaktan sağlık (tele-sağlık) altyapılarını regülasyonlarımıza entegre etmek artık vizyoner bir tercih değil; uluslararası rekabette hayatta kalmanın temel şartıdır. Türk biyoteknoloji şirketleri ve araştırma merkezleri, bu çevik klinik araştırma modellerini (agile clinical trials) sistemimize hızla adapte ederek global sponsorlara güven vermelidir.

Bölgedeki evliliklerin %20 ila %50'sinin akraba evliliği olması, popülasyonu nadir genetik hastalıkların, immün yetmezliklerin ve talasemi gibi kan hastalıklarının incelenmesi açısından eşsiz bir genetik havuz (yaşayan laboratuvar) haline getirmektedir. Genç nüfus ve düşük maliyetler de bölgeyi klinik testler için cazip kılmaktadır.

Hastaların güvenliğini sağlamak ve merkeze gelişleri azaltmak için deneysel ilaçlar 3 aylık paketler halinde temin ediliyor, fiziksel muayeneler yerine tele-sağlık sistemleri kullanılıyor, zorunlu olmayan klinik ziyaretler iptal ediliyor ve veri depolama için merkeziyetsiz yerel laboratuvarlarla entegrasyon sağlanıyor.

Bölgesel istikrarsızlık, küresel ilaç devlerinin (Big Pharma) Orta Doğu'daki Ar-Ge yatırımlarını çok daha güvenilir ve regüle edilmiş bir altyapıya sahip olan Türkiye'ye kaydırması için stratejik bir fırsat yaratmaktadır. Türkiye, tele-sağlık ve merkeziyetsiz klinik araştırma modellerini sistemine entegre ederek bölgenin rakipsiz araştırma üssü konumuna gelebilir.

Bülten Aboneliği

Sosyal Medyada Paylaşın

LabHaber

Tüm Hakları Saklıdır @ 2025 - Tasarım ve Yazılım: brain.work

labhaber, laboratuvar, analiz, biyoteknoloji ve test alanlarında faaliyet gösteren profesyoneller için hazırlanmış bağımsız bir sektörel haber platformudur.