
Geçtiğimiz Şubat ayında biyoteknoloji ve ilaç devi Novartis, kanser araştırmalarında devrim yaratan ve ‘ölümsüz hücre dizisi’ olarak bilinen HeLa hücrelerinin kullanımıyla ilgili olarak Henrietta Lacks’in ailesiyle tarihi bir anlaşmaya vardı. 1951 yılında Lacks’ten alınan rahim ağzı tümörü örnekleri, o dönemin standartlarına göre tamamen yasal olsa da, hastanın haberi olmadan araştırmacılara aktarılmıştı. Bilim dünyasında devasa kârlar ve inovasyonlar yaratan bu hücreler, ailenin yıllarca sağlık hizmetlerine bile erişmekte zorlandığı gerçeğiyle birleşince, modern tıbbın en büyük etik krizlerinden birini doğurdu.
Georgetown Üniversitesi’nden biyoetik uzmanı Christine Grady bu durumu şu sözlerle özetliyor:
“Dünya onların annelerinin veya büyükannelerinin hücrelerinden servet kazanırken, onlar sağlık hizmeti almak için mücadele ediyordu. Bu durum eşitsizliğin en acı tablosuydu.”
Lacks ailesinin ilaç şirketlerine karşı başlattığı hukuk mücadelesinde ilk uzlaşmanın 2023’te sağlanması, araştırmacıları ve laboratuvar profesyonellerini, veri paylaşımından adil bilimsel temsile kadar uzanan karmaşık etik kuralları yeniden değerlendirmeye itiyor.
1991 yılına kadar resmi bir çerçeveye oturtulmayan bilgilendirilmiş onam (informed consent), günümüzde klinik araştırmaların belkemiğini oluşturuyor. Washington Üniversitesi’nden düzenleme yöneticisi Erica Jonlin’e göre, katılımcılardan sadece imza almak yeterli değil; numunelerin potansiyel riskleri, hedefleri ve gelecekteki kullanım senaryoları açıkça tartışılmalı.
Tarihte yetersiz onamın yarattığı en büyük yıkımlardan biri Havasupai yerlileri vakasıdır. 1989’da diyabet araştırması için kan örneği veren kabile üyelerinin DNA’ları, onlardan habersiz bir şekilde şizofreni, soy içi üreme ve göç çalışmaları gibi kültürlerinde tabu sayılan alanlarda kullanıldı. Bu durum 2004 yılında Arizona Eyalet Üniversitesi’ne (ASU) açılan büyük bir davayla sonuçlandı. Üniversite prestijini, numunelerini ve ciddi bir fonu kaybederken, bilim dünyası da yerli halkların güvenini kaybetti.
Teknolojinin hızla gelişmesi, alınan biyolojik örneklerin yıllar sonra yepyeni teknolojilerle (örneğin yeni nesil dizileme) tekrar incelenmesinin önünü açıyor. Geleneksel onam formları belirli bir projeyi kapsarken, laboratuvarlarda kalan klinik örnekler (leftover clinical samples) büyük bir gri alan yaratıyor.
2013 yılında HeLa hücrelerinin tüm genom diziliminin internette yayınlanması, bilim camiasında büyük bir infial yarattı. Lacks ailesinin genetik mahremiyetinin açıkça ihlal edilmesi üzerine, Ulusal Sağlık Enstitüleri (NIH) duruma müdahale etti ve dizilim verilerini kontrollü erişime sahip veri tabanlarına taşıdı. Cape Town Üniversitesi’nden biyoetikçi Jantina de Vries’e göre, sürekli değişen teknolojik manzarada hiçbir sistem kusursuz değildir. Ancak bilim insanları riskleri azaltmak için yeni yollar geliştiriyor:
Araştırmalarda yalnızca gizliliği korumak yeterli değildir; araştırmanın toplumu doğru temsil etmesi de bir etik kuraldır. Geçmişte azınlıkların ve farklı etnik grupların klinik çalışmalardan dışlanması, tıbbi yönergelerde ölümcül hatalara yol açtı.
Örneğin, kardiyomiyopati (kalp kası hastalığı) üzerine yapılan ilk genetik çalışmalarda tanımlanan riskli varyantlar, yıllarca klinikte rehber olarak kullanıldı ve hastalara gereksiz yere kalp pili takılması gibi radikal müdahaleler önerildi. Daha sonra yapılan daha kapsayıcı çalışmalar, bu varyantların Afrika kökenli insanlarda aynı riski taşımadığını ortaya koydu. Bilim insanları ve laboratuvar profesyonellerinin, çalışmalara toplumun her kesimini dahil ederek güven inşa etmesi ve veri dayanışması (data solidarity) ilkelerini benimsemesi, geleceğin tıp dünyasını çok daha adil ve kesin hale getirecektir.
Tüm Hakları Saklıdır @ 2025 - Tasarım ve Yazılım: brain.work