
Kanser tedavisinde paradigmayı tamamen değiştiren immünoterapi (immunotherapy), vücudun kendi bağışıklık sistemini tümöre karşı bir silaha dönüştürerek modern tıbbın en vizyoner alanlarından biri olmaya devam ediyor. Ancak, biyoteknoloji endüstrisinin ve onkoloji laboratuvarlarının karşı karşıya kaldığı en büyük darboğazlardan biri, laboratuvar tezgahında (in vitro) harikalar yaratan yeni nesil moleküllerin klinik deneylerde aynı başarıyı gösterememesidir. İlaç geliştirme süreçlerinde milyarlarca dolarlık Ar-Ge yatırımının çöpe gitmesine yol açabilen bu ‘klinik uçurum’, sektörü daha güvenilir ve insan biyolojisine daha yakın in vivo (canlı içi) modelleme arayışına itti.
Peki, in vitro koşullarda olağanüstü etkinlik gösteren immüno-onkoloji (immuno-oncology) tedavileri neden insan vücuduna girdiğinde tökezliyor? Konunun uzmanlarından, saygın genetik araştırma kurumu The Jackson Laboratory (JAX) bünyesinde Kıdemli Bilimsel Etkileşim Yöneticisi olarak görev yapan Dr. Brian Soper, bu krizin temelinde laboratuvar ortamının gerçek yaşam koşullarını yansıtmadaki yetersizliğinin yattığını vurguluyor.
Geleneksel hücre kültürü çalışmalarında, araştırmacılar insan hücresel bileşenlerini kullanarak in vivo koşullara en yakın tahmini ortamı yaratmaya çalışırlar. Ancak gerçek insan fizyolojisi, bir petri kabında simüle edilemeyecek kadar karmaşıktır. Bu karmaşıklığın içinde, uygulanan tedavinin etki mekanizmasını baskılayan ve immünsüpresif (bağışıklık baskılayıcı) rol oynayan diğer hücre tipleri bulunur. Ayrıca, ilacın vücuttaki biyoyararlanımını etkileyen sistemik biyoloji ve tümör mikroçevresi gibi değişkenler, klinik tablonun seyrini doğrudan değiştirir.
Daha da kritik olanı, yüksek tümör yüküne sahip hastalarda bağışıklık hücrelerinin aşırı aktivasyonu, şiddetli sistemik toksisitelere yol açan kontrolsüz sitokin salınımına (sitokin fırtınası) neden olabilir. Bu durum, immün efektör hücre ile ilişkili nörotoksisite sendromu (ICANS) gibi ölümcül sonuçlar doğurabilen yan etkilerle kendini gösterir ve hastadan hastaya büyük farklılıklar sergiler.
İşte tam bu noktada, farmakoloji ve genetik mühendisliğinin kesişim noktasında yer alan İnsanlaştırılmış Fare Modelleri (Humanized Mouse Models) devreye giriyor. Basitçe ifade etmek gerekirse, bu konsept; genetik olarak modifiye edilmiş ve bağışıklık sistemi baskılanmış özel farelerin, insan bağışıklık sistemini ve insan tümörlerini bir arada barındıracak şekilde yeniden kurgulanmasıdır.
The Jackson Laboratory’nin kısa süre önce tanıttığı yeni S15-DKO platformu, bu alandaki devrimsel yeniliklerden biri olarak öne çıkıyor. Bu özel in vivo platform, kordon kanı kaynaklı hematopoietik kök hücrelerin (HSC) veya periferik kan mononükleer hücrelerinin (PBMC) aşılanmasını desteklemek için birden fazla insan büyüme faktörünü (human hematopoietic growth factors) ifade edecek şekilde genetik olarak tasarlanmıştır. Modelin en çarpıcı özelliği ise farelere özgü MHC (Major Histocompatibility Complex) Sınıf I ve II ifadelerinden yoksun olmasıdır. Bu sayede insan bağışıklık hücreleri vücutta rahatça tutunurken, araştırmacıların en büyük kabusu olan xenogeneic graft-versus-host hastalığı (yabancı dokunun konağa saldırması) riski büyük ölçüde ortadan kaldırılmaktadır.
Araştırmacıların sadece ilacın işe yarayıp yaramadığını değil, aynı zamanda güvenli olup olmadığını da anlaması gerekir. JAX tarafından geliştirilen Onco-Hu® platformu, insan bağışıklık sistemi başarıyla kurulan bu farelere insan kaynaklı kan kanseri veya solid (katı) tümörlerin aşılanmasıyla tam sistemik bir model sunar. Bu model şunları sağlar:
İnsanlaştırılmış fare modellerinin sektörde nasıl somut bir ekonomik ve klinik değere dönüştüğünün en etkileyici kanıtı, ilaç devi Roche’un hikayesinde gizlidir. 2018 yılında Roche ekibi, B hücreli lenfoma tedavisi için geliştirdikleri yeni bir CD20 T hücre bispesifik antikorunun (glofitamab / ticari adıyla Columvi) dozlama stratejisini belirlemek için HSC insanlaştırılmış farelerini kullandı.
Başlangıçta yapılan denemelerde, glofitamab tek başına kullanıldığında ciddi bir tümör küçülmesi sağlasa da, devasa bir T hücre aktivasyonu ve tehlikeli seviyelerde sitokin salınımına neden oldu. Bu durum ilacın klinikte hastalar için fazla toksik olacağı anlamına geliyordu. Çözüm olarak Roche araştırmacıları, daha önce onaylanmış olan ve yüksek sitokin salınımı yapmadan tümör yükünü hafifletebilen obinutuzumab (Gazyva) isimli ilacı devreye soktular. İnsanlaştırılmış fare modelleri üzerinde denenen yeni protokolde; önce obinutuzumab verilerek tümör zayıflatıldı (debulking), ardından glofitamab uygulandı. Bu aşamalı strateji sayesinde ölümcül sitokin fırtınası önlendi ve derin bir klinik yanıt elde edildi. Bu eşsiz preklinik öngörü, ilacın doğrudan insan denemelerine geçmesini sağlayarak 2023 yılında klinik onay almasıyla sonuçlandı. Ekip şu anda aynı stratejiyi, CD19 ve CD28 hedefli yepyeni bispesifik antikorlarla (‘sinyal iki’ yaklaşımı) daha da ileri taşımak için yine bu modeller üzerinde çalışıyor.
Elbette her modelin kendi içinde sınırları bulunuyor. Mevcut platformlarda nötrofillerin istenen seviyelere ulaşamaması halen bir handikap. Ancak araştırmacıların önündeki en büyük hedef B hücre fonksiyonlarının iyileştirilmesidir. Çoğu model, B hücrelerinin güçlü sınıf değişimi (class switching) yapmasını ve antikor (IgG) üretmesini sağlamada yetersiz kalıyordu.
Yeni S15-DKO platformu, insan hafıza B hücrelerini destekleyebilmesi ve IgG üretimini mümkün kılmasıyla büyük bir bariyeri daha yıkmış durumda. Bu gelişme, yalnızca otoimmün hastalıkların modellenmesinde değil, aynı zamanda ilaç başarısızlıklarının bir diğer temel nedeni olan immünojenisite (vücudun biyolojik ilaca karşı antikor geliştirmesi) riskinin önceden tahmin edilmesinde kritik bir rol oynayacak. Güçlü ve tam fonksiyonlu B hücre altyapısına sahip in vivo modeller, yakın gelecekte özellikle kanser aşılarının ve kişiselleştirilmiş genetik tedavi taşıyıcılarının (lipid nanopartiküller vb.) geliştirilmesinde Ar-Ge oyununun başrolünü üstlenecek.
Tüm Hakları Saklıdır @ 2025 - Tasarım ve Yazılım: brain.work