
Küresel bilim ve teknoloji ekosisteminin kalbi niteliğindeki ABD’de, milyarlarca dolarlık federal araştırma bütçesinin yönetim şekli tarihi bir kırılma noktasıyla karşı karşıya. Yönetim ve Bütçe Ofisi (OMB – Office of Management and Budget) tarafından 2026 yılının Mayıs ayında duyurulan yeni yönerge taslağı, Ulusal Sağlık Enstitüleri (NIH) ve Ulusal Bilim Vakfı (NSF) gibi devasa kurumların fon dağıtım mimarisini temelden değiştirmeyi hedefliyor.
Tasarı, on yıllardır başarıyla uygulanan liyakat odaklı, bağımsız hakem değerlendirmesi (peer-reviewed) sistemini devreden çıkararak, fonlama yetkisini mevcut hükümetin atadığı siyasi yetkililerin tek taraflı inisiyatifine bırakıyor. Tıp dünyası ve laboratuvar profesyonelleri, bu adımın yalnızca laboratuvar tezgahlarındaki temel bilimsel araştırmaları baltalamakla kalmayıp, uzun vadede küresel sağlık hizmetlerinin geleceğini de tehlikeye atacağı konusunda ciddi uyarılarda bulunuyor.
Mevcut sistemde, araştırma hibesi başvuruları, alanında uzman bilim insanlarından oluşan bağımsız paneller tarafından tamamen liyakat ve bilimsel vizyon temelinde değerlendiriliyor. Ancak OMB’nin federal mali yardımlar için önerdiği yeni yönerge (Uniform Guidance), bu şeffaf yapıyı kökünden sarsacak bir “yayın öncesi inceleme” (pre-issuance review) mekanizması getiriyor.
Önerilen kurala göre, bir hibe onaylanmadan önce siyasi bir yetkili tarafından incelenecek. Bu incelemenin amacı, araştırma teklifinin mevcut hükümetin öncelikleriyle uyumlu olup olmadığını ve “Altın Standart Bilim” (Gold Standard Science) olarak adlandırılan yeni bir uyumluluk kriterini karşılayıp karşılamadığını belirlemek. Temelleri 2025 yılındaki bir başkanlık kararnamesine dayanan ve görünürde “şeffaflık ile tekrarlanabilirliği” savunan bu standart, fiiliyatta hakem değerlendirmesini yalnızca pasif bir “danışma mekanizmasına” indirgiyor.
Araştırma fonlarının vergi mükelleflerine karşı şeffaf ve hesap verebilir olması gerektiği konusunda genel bir fikir birliği olsa da, liyakatin idari ajandalarla nasıl dengeleneceği konusu derin bir tartışma yaratmış durumda. Tasarı; araştırmacılar, hekimler, politika yapıcılar ve meslek örgütlerinden çığ gibi büyüyen tepkiler aldı.
Önde gelen kuruluşlardan Amerikan Hekimler Birliği (American College of Physicians), tasarının yaratacağı yıkıcı etkiyi şu sözlerle özetledi:
“Bu teklif, ulusumuzun bilimsel keşifleri ilerletme yeteneğini sekteye uğratacak… Yeni buluşların, hasta bakımını iyileştirmekle sorumlu klinisyenler, sağlık sistemleri, araştırmacılar ve politika yapıcılar için erişilemez hale gelmesine yol açacaktır.”
Klinisyenler için endişenin boyutu, sadece bilimsel topluluğun fon kaybetmesinden çok daha derin. Onlar, uzun vadede hastalarının yatak başı tedavilerinin ve yaşam kalitelerinin bu kararlardan doğrudan etkileneceğini görüyorlar.
Kariyerinin büyük bir kısmını federal fonlu araştırmalarla geçiren, Beth Israel Deaconess Tıp Merkezi’nden hekim-bilim insanı ve kardiyak patolog Dr. Jeffrey Saffitz’e göre bilimsel keşif, uzun soluklu bir yatırım ve inceleme sürecidir. Dr. Saffitz, sistemin önemini şu güçlü sözlerle ifade ediyor:
“Amerika Birleşik Devletleri’nin bilimsel keşiflerde, biyoteknolojide, yeni teknoloji ve ürünlerde dünya lideri olmasının tek nedeni vergi gelirlerimizi bu alana yatırmış olmamızdır. Kim olduğunuzun, nereden geldiğinizin veya nerede yaşadığınızın bir önemi olmadığı, sadece en iyi fikre sahip olanın kazandığı tam bir liyakat sistemi inşa ettik.”
Bu sistemin somut başarılarına çarpıcı bir örnek veren Saffitz, geçmişte otopsi masasında teşhis ettiği ileri derece bir kardiyak amiloidoz vakasını hatırlatıyor. Hatalı katlanmış proteinlerin kalpte birikerek dokuyu sertleştirmesiyle ortaya çıkan ve bir zamanlar “hayal edilebilecek en kötü kanser kadar ölümcül” kabul edilen bu hastalık, temel bilimsel araştırmalar sayesinde artık yönetilebilir durumda. Saffitz, deneme-yanılma (trial-and-error) tabanlı bileşik taramaları yerine, hatalı katlanmış proteinin yapısını üç boyutlu olarak modelleyen liyakat destekli projelerin yeni ilaçların önünü açtığını belirtiyor ve ekliyor: “Ölmüş olacak insanlar bugün hayatlarına gayet iyi devam ediyor. Bu tam anlamıyla bir mucize.”
Siyasi güdümlü fonlama sisteminin sadece bugünün keşiflerini değil, geleceğin bilim insanlarını da yok edeceği düşünülüyor. Dr. Saffitz, tehlikenin bir diğer boyutuna dikkat çekiyor:
Acil tıp uzmanı Dr. Joseph Freeman, kırk yıllık kariyeri boyunca temel bilimlerdeki gelişmelerin klinikteki doğrudan yansımalarına şahit olmuş bir isim. Özellikle HIV tedavisindeki devrim, Freeman için bilimin önemini kanıtlayan en net tablo. HIV’in eskiden bir ölüm fermanı olduğunu, ancak biyomedikal araştırmalarla bugün hipertansiyon veya diyabet gibi yönetilebilir kronik bir hastalığa dönüştüğünü vurguluyor.
Freeman, fon kesintilerinin veya siyasallaşmanın etkilerini domino taşlarına benzetiyor:
“Araştırma bütçesini kestiğinizde bütün bir sonuçlar zincirini tetiklersiniz. Unutmayın; tıp bilime, bilim ise insanlığa dayanır. Laboratuvardaki bir keşfin, hekimin hastasına yazabileceği bir ilaca dönüşmesi süreci uzun bir yoldur ve bu sürecin odağında her zaman insan faktörü olmalıdır.”
Tasarının kamuoyu görüşüne açıldığı süreç 13 Temmuz 2026 itibarıyla sona ermiş olsa da sular durulmuş değil. National Association of Counties ve Stand Up for Science gibi savunucu gruplar aktif lobi faaliyetleri yürütüyor; hatta hukuki bir savaşa (litigasyon) hazırlanıyorlar. Birçok bilim otoritesi, 1 Ekim’de yürürlüğe girmesi planlanan kuraldan önce Kongre’nin devreye girmesi için baskı yapıyor.
Haber yayına hazırlandığı sırada, ABD Senatosu federal hibe fonlarındaki bu revizyonları 11 Aralık 2026’ya kadar geçici olarak durduran bir tasarıyı onayladı. Ancak Temsilciler Meclisi’nin (House of Representatives) metninde bu erteleme yer almıyor ve her iki metnin uzlaştırılması gerekiyor. Bu kritik bilek güreşinin sonucu, bilimsel inovasyonun kaderini ve bağımsız hakem değerlendirmesinin masada kalıp kalmayacağını tayin edecek.
Tüm Hakları Saklıdır @ 2025 - Tasarım ve Yazılım: brain.work