
Gebeliklerin yaklaşık yüzde 50’sinin başarısızlıkla sonuçlandığı bilimsel bir gerçek olarak karşımızda dururken, bu kayıpların en büyük nedeni olarak hücrelerdeki kromozom sayısının hatalı olması, yani anöploidi gösteriliyor. Bugüne kadar bilinen en güçlü risk faktörü ‘ilerleyen anne yaşı’ olsa da, Johns Hopkins Üniversitesi’nden bir ekip, yaş faktöründen bağımsız olarak işleyen genetik mekanizmaları aydınlatarak üreme tıbbında yeni bir sayfa açtı.
Saygın bilim dergisi Nature‘da yayımlanan ve Johns Hopkins Üniversitesi evrimsel genetikçisi Rajiv McCoy liderliğinde yürütülen çalışma, veri büyüklüğü açısından alanında bir ilk olma özelliği taşıyor. Araştırma ekibi, anöploidinin kökenini saptamak için 150.000’den fazla IVF (Tüp Bebek) embriyosundan alınan DNA örneklerini, yaklaşık 25.000 biyolojik ebeveyn çiftinin verileriyle karşılaştırdı.
McCoy ve ekibi, implantasyon öncesi embriyoları inceleyerek, anne adayının genomundaki spesifik varyantların anöploid embriyo üretimiyle olan ilişkisini masaya yatırdı. Sonuçlar, gebelik kayıplarının önüne geçebilecek klinik müdahaleler için kritik moleküler detayları gün yüzüne çıkardı.
Çalışma, anöploidinin neden daha çok anne kaynaklı olduğunu biyolojik temelleriyle yeniden hatırlatıyor. Genetik olarak dişi bireylerde meyoz bölünme (üreme hücrelerinin oluşumu) henüz anne karnındayken başlıyor. Oositlerdeki homolog kromozomlar eşleşiyor ve onlarca yıl bu hassas konfigürasyonda bekliyor. Bu süreç, ergenlikle birlikte başlayan aylık yumurtlamaya kadar ‘duraklatılmış’ bir şekilde devam ediyor.
Buna karşın erkek bireylerde meyoz ergenlikte başlıyor ve ömür boyu kesintisiz devam ediyor. Sperm öncü hücreleri (spermatositler), oositlerin aksine bu kritik bekleme sürelerini yaşamıyor. İşte bu biyolojik fark ve oositlerin yıllar süren bekleyişi, kromozom ayrılma hatalarının ve dolayısıyla yaşla artan riskin temelini oluşturuyor.
Washington State Üniversitesi’nden moleküler biyolog Patricia Hunt, çalışmayı şöyle değerlendiriyor: “Bu harika bir makale. Alanımızda geniş çapta atıf alacak ve araştırmacılara tamamen yeni soruşturma yönleri sunacak.”
Araştırmanın en çarpıcı bulgusu, anne yaşından bağımsız olarak anöploidiyi tetikleyen genetik faktörlerin belirlenmesi oldu. Ekip, genom çapında ilişkilendirme çalışmaları (GWAS) yürüterek şu sonuçlara ulaştı:
Bu gen, kromozomların yapısal bütünlüğünü koruyan bir proteini kodluyor. Bulunan spesifik varyantın, doku genelinde SMC1B ekspresyonunu düşürdüğü ve bunun da kromozomların yanlış ayrılmasına (missegregation) yol açtığı saptandı. Daha önceki fare modellerinde de bu genin eksikliğinin meyoz anormalliklerine yol açtığı biliniyordu, ancak insan embriyolarındaki bu net kanıt, teşhis için dev bir adım niteliğinde.
Rajiv McCoy, gelecekte SMC1B ve benzeri genlerdeki daha nadir varyantların da tespit edilmesini hedefliyor. Bu tür varyantların doğada elenme eğiliminde olduğunu belirten McCoy, “Bu varyantlar teknik olarak tespit edilmesi zor olsa da, klinik tarama açısından çok daha anlamlı olabilirler” diyor.
Bu keşif, sadece başarısız gebeliklerin nedenini açıklamakla kalmıyor, aynı zamanda gelecekteki risk tarama panellerinin (PGT-A gibi) nasıl şekilleneceğine dair de ipuçları veriyor. Genetik varyantların yanı sıra, çevresel faktörlerin ve epigenetik değişikliklerin de yumurta kalitesi üzerindeki etkilerinin anlaşılması, bir sonraki büyük araştırma dalgasını oluşturacak.
Tüm Hakları Saklıdır @ 2025 - Tasarım ve Yazılım: brain.work