
Bilim tarihi, sadece hipotezlerin doğrulanmasıyla değil, aynı zamanda laboratuvar tezgahlarında yaşanan ‘kazalar’ ve beklenmedik gözlemlerle yazılmıştır. Ancak modern akademik atmosferin getirdiği aşırı planlama baskısı, araştırmacıların bu değerli sapmaları takip etmesine artık izin vermiyor olabilir. Francis Crick Enstitüsü’nden immünolog Caetano Reis e Sousa’nın yakın tarihli çalışması, bu durumu hem bir başarı öyküsü hem de bir uyarı olarak gözler önüne seriyor.
Reis e Sousa ve ekibi, bağışıklık sisteminin doku hasarını nasıl tespit ettiğini araştırmak üzere yola çıktıklarında, hedefleri kanser tedavisi değildi. Odak noktaları, hasarlı ve kanserli hücreler tarafından salgılanan aktin filamentlerini temizleyen Gc globulin proteiniydi.
Ekip, genetiği değiştirilerek Gc globulini baskılanmış (knockout) fareler ürettiğinde şaşırtıcı bir durumla karşılaştı: Bu fareler tümörlere karşı direnç gösteriyordu. Ancak asıl gizem, bu farelerle aynı kafesi paylaşan normal (yaban tip) farelerin de bir süre sonra tümör direnci kazanmasıyla ortaya çıktı.
“Deneylerin bize söylediklerine açık olmamız gerekiyordu. Başlangıçtaki hipotezimizden tamamen farklı bir yola girmemiz gerekse bile, bilimin bizi götürdüğü yere gitmeliydik.” – Caetano Reis e Sousa
Farelerin dışkı yeme (koprofaji) yoluyla mikrobiyotayı birbirlerine aktardığını bilen ekip, bağırsak mikrobiyotasının bu dirençte rol oynayıp oynamadığını sorguladı. Yapılan dışkı nakli deneyleri, tümör direncinin gerçekten de bağırsak florasıyla düzenlendiğini kanıtladı. Daha da ilginci, Gc globulininin diğer adı D Vitamini Bağlayıcı Protein idi. Araştırmacılar rotayı tamamen değiştirerek D vitamini metabolizmasına odaklandılar ve D vitamininin bağırsak mikrobiyotası üzerinden anti-tümör bağışıklığını güçlendirdiğini keşfettiler.
Reis e Sousa’nın hikayesi mutlu sonla bitse de, bilim sosyologları ve psikologlar bu tür keşiflerin giderek zorlaştığını belirtiyor. Minnesota Üniversitesi’nden bilim sosyoloğu Russell Funk, şansın sadece “hazırlıklı zihinlere” güldüğünü hatırlatıyor. Ancak hazırlıklı bir zihin; derinlemesine bilgi birikiminin yanı sıra, beklenmeyeni kucaklayacak bir açık fikirlilik gerektirir.
Bununla birlikte, London Metropolitan Üniversitesi’nden bilişsel psikolog Wendy Ross, sadece açık fikirliliğin yeterli olmadığını vurguluyor. Ross’a göre asıl belirleyici faktörler şunlar:
Günümüz laboratuvarlarında, araştırmacılar fon sağlayıcı kurumlara verdikleri katı taahhütler ve “yayınla ya da yok ol” (publish or perish) baskısı altında eziliyor. Uzmanlar, idari görevlerin ve ders yüklerinin, akademisyenlerin derinlemesine düşünme (contemplation) ve literatür okuma zamanlarını çaldığına dikkat çekiyor.
Russell Funk bu durumu şöyle özetliyor: “Mevcut fonlama modellerindeki planlama ve hesap verebilirlik seviyesi o kadar yüksek ki, orijinal iş planından sapmak neredeyse imkansız hale geliyor. Bu durum, bilim insanlarına ‘at gözlüğü’ takıyor ve onları belirli soruları sormaktan alıkoyuyor.”
Tarihsel olarak Penisilin’den (Alexander Fleming) kemoterapötik sisplatine (Barnett Rosenberg) kadar pek çok devrimsel buluş, temel bilim araştırmalarındaki tesadüflere dayanır. Reis e Sousa, günümüzde sadece uygulamalı ve sonuç odaklı bilime fon ayrılmasının, “altın yumurtlayan tavuğu boğazlamak” anlamına geldiğini belirtiyor. Örneğin, CRISPR-Cas9 teknolojisi de başlangıçta bakterilerin bağışıklık sistemini anlamaya yönelik temel bir meraktan doğmuştu.
Uzmanlar, bilimsel şansın (serendipite) tekrar yeşermesi için şu yapısal değişiklikleri öneriyor:
Sonuç olarak bilim, Reis e Sousa’nın benzetişiyle bir ormanda yürümeye benzer. Bazen hedefe gitmek için başladığınız yoldan dönmeli, kaybolmalı ve ormanın derinliklerindeki keşfedilmemiş patikalara girmelisiniz. Ancak mevcut akademik sistem, bilim insanlarını sadece otobandan gitmeye zorluyor olabilir.
Tüm Hakları Saklıdır @ 2025 - Tasarım ve Yazılım: brain.work