
Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nde (DKC) nadir görülen ve hızla yayılan yeni bir Ebola virüsü varyantının ortaya çıkması, küresel halk sağlığı otoritelerini bir kez daha alarma geçirdi. Mayıs ayı itibarıyla ABD Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezleri (CDC) verilerine göre bölgede 1000’den fazla şüpheli ve doğrulanmış vaka ile 250’yi aşkın ölüm rapor edildi. Komşu Uganda’da da vakaların görülmesiyle birlikte, salgının bölgeyi aşma potansiyeli hükümetleri sert tedbirler almaya itti. Ancak alınan bu önlemlerin epidemiyolojik temelleri, uluslararası bilim camiasında ciddi şekilde sorgulanıyor.
Halk sağlığı krizlerinde devletlerin ilk tepkisi genellikle içgüdüsel ve sembolik adımlar atmak oluyor. Uganda’nın DKC sınırını tamamen kapatması ve sadece acil yardım çalışanlarına çok dar istisnalar tanıması bu refleksin en net örneği. Benzer şekilde, Amerika Birleşik Devletleri de virüse maruz kalmış Amerikan vatandaşlarını, hastalığın hiç görülmediği Kenya’da kurulacak bir karantina tesisine nakletme planını duyurdu. Ancak bu hamle, bir Kenya mahkemesi tarafından geçici olarak durduruldu.
Halk sağlığı uzmanları, birbirinden farklı görünen bu iki politikanın altında yatan ortak ve tehlikeli bir varsayıma dikkat çekiyor: Tehditten coğrafi olarak uzaklaşmanın tam koruma sağlayacağı inancı. Oysa modern epidemiyoloji, salgın yönetiminin coğrafi mesafeden ziyade; güçlü bir sürveyans (surveillance) ağına, hızlı izole etme kapasitesine ve yüksek teknolojili laboratuvar altyapısına bağlı olduğunu kanıtlıyor.
Salgın dönemlerinde sınırları dış dünyaya mühürleme içgüdüsü yüzyıllar öncesine dayanıyor. 14. yüzyılda Venedik’in uyguladığı ve karantina kavramına adını veren sistem, kontrol biriminin denizde izole edilebilir bir gemi olması sayesinde işe yaramıştı. Ancak deniz karantinalarının aksine, binlerce kilometrelik geçirgen kara sınırları (land borders) bambaşka bir zorluk seviyesini temsil ediyor.
19. yüzyıldaki kolera krizlerinde Avrupa güçlerinin uyguladığı koordinesiz sınır kapatmaları ve ticaret kısıtlamaları, virüsün geçişini engelleyemediği gibi devasa ekonomik çöküntülere yol açmıştı. Modern halk sağlığı yasalarının temeli sayılan 1874 tarihli Dördüncü Uluslararası Sağlık Konferansı’nda bu duruma son nokta konuldu:
Konferans delegeleri, kara sınırlarını mühürlemeyi ve karantina uygulamalarını ‘uygulanamaz ve dolayısıyla işe yaramaz’ bularak reddetmiş, salgın kontrolünün ticareti ve seyahati felç etmeden yapılması gerektiğine karar vermiştir.
Günümüzdeki Uluslararası Sağlık Tüzüğü’nün (International Health Regulations – IHR) temel felsefesi oldukça nettir: Ülkeler, salgınları ekonomik misilleme veya seyahat yasakları korkusu olmadan hızlı ve şeffaf bir şekilde bildirebilmelidir. Otomatik sınır kapatma refleksleri, hükümetleri vakaları gizlemeye iter. 2003 yılındaki ilk SARS krizinde Çin’in, ekonomik yıkım korkusuyla resmi bildirimleri geciktirmesi, virüsün tüm dünyaya yayılmasına neden olan en büyük faktörlerden biriydi.
Dünya Sağlık Örgütü (WHO), mevcut Ebola krizini uluslararası halk sağlığı acil durumu ilan ettiğinde, seyahat kısıtlamalarının “bilimsel bir dayanağı olmadığını” açıkça vurguladı. Çünkü sınırların kapatılması, insanları resmi ve denetlenen kapılardan alıp; kontrolsüz, test yapılamayan ve laboratuvar gözetimi bulunmayan gayriresmi geçiş yollarına yönlendirir. Uganda-Kongo arasındaki yüzlerce kilometrelik sınır hattı, halkın günlük ticaret ve akraba ziyaretleri için kullandığı sayısız orman patikasıyla doludur.
Sınırları kapatmak, ulusal sağlık sisteminin insanlarla temas kurma, onları test etme ve filyasyon (contact tracing) uygulama yeteneğini felç eder. Bu durum, özellikle Ebola gibi patojenler için ölümcüldür. Ebola virüsü yalnızca semptomlar başladıktan sonra bulaşıcılık kazanır. Yani virüsü yayma potansiyeli olan bir kişi, semptom taraması ve ardından uygulanacak klinik teşhis (clinical diagnostics) ile kolaylıkla tespit edilebilir.
Bu bağlamda modern salgın yönetiminin bel kemiği şu prensiplere dayanmaktadır:
COVID-19 pandemisi sırasında Yeni Zelanda, Avustralya ve Tayvan gibi ülkelerin uluslararası seyahati kısıtlayarak elde ettiği başarı, kara sınırları için yanıltıcı bir emsal oluşturabilir. Bu ada ülkelerinin başarısı; coğrafi yalıtılmışlık, virüsün topluluk içi yayılımı başlamadan alınan aksiyonlar ve en önemlisi bu stratejiyi devasa bir PCR test ve agresif temas takibi (contact tracing) altyapısıyla desteklemeleri sayesinde mümkün olmuştur.
Kapsamlı bir laboratuvar test kapasitesi olmadan atılan sınır mühürleme adımları içi boş bir kabuktan ibarettir. Hükümetler, salgın dönemlerinde paniğe kapılmış halka “bir şeyler yapıyoruz” mesajı vermek için sınırları kapatmayı, karmaşık bir sürveyans altyapısı kurmaya tercih edebilirler. Ancak tarih ve bilim bize açıkça gösteriyor ki; virüslerin pasaporta ihtiyacı yoktur. Salgınları durduran şey tel örgüler değil, mikroskoplar başındaki uzmanlar, entegre laboratuvar ağları ve hızlı çalışan diagnostik sistemlerdir. Gerçek savunma sınır boylarında değil, o sınırların içindeki bilimsel kapasitede başlar.
Tüm Hakları Saklıdır @ 2025 - Tasarım ve Yazılım: brain.work