
Terlemek, insan olmanın en doğal biyolojik süreçlerinden biri olsa da, primer idiyopatik hiperhidroz (PIH) olarak bilinen aşırı terleme sendromundan muzdarip bireyler için bu durum, günlük yaşam kalitesini ciddi şekilde düşüren bir kâbusa dönüşebiliyor. Dünya nüfusunun yaklaşık yüzde beşini etkileyen bu rahatsızlığın altında yatan mekanizmalar bugüne kadar tıp dünyası için tam bir kapalı kutuydu. Yıllar boyunca bilim insanları sorunun doğrudan ter bezlerinin yapısal veya işlevsel anormalliklerinden kaynaklandığını varsaydı. Ancak Science Advances dergisinde yayımlanan çığır açıcı yeni bir araştırma, tıp camiasındaki bu asırlık ezberi bozuyor: Aşırı terlemenin kaynağı ter bezlerinde değil, onları kontrol eden sinir sisteminde yatıyor olabilir.
Araştırmacılar, hiperaktif sempatik nöronların terleme üzerindeki rolünü kanıtlamak amacıyla, klinik olarak PIH tanısı konmuş 32 farklı ailenin genetik dizilimlerini mercek altına aldı. Yapılan kapsamlı tüm ekzom dizileme (whole exome sequencing) çalışmaları sonucunda, hastalarda mutasyona uğramış 398 protein kodlayan gen tespit edildi. Sodyum kanalları ve nöronal aktivasyon mekanizmalarıyla çapraz referanslama yapıldığında ise tüm oklar tek bir şüpheliyi gösterdi: SCN10A geni.
Bu gen, sempatik nöronlarda bulunan voltaj kapılı sodyum kanalını (Nav1.8) kodluyor. Bilim insanları, genin PIH ile ilişkili spesifik bir varyantını hücre kültüründeki insan nöronlarına entegre ederek hücrelerin elektrofizyolojisini incelediklerinde çarpıcı bir tabloyla karşılaştı. Varyant NAv1.8’in, yaban tipi (wild type) kanala kıyasla iki kat daha fazla elektrik akımı geçirdiği ve aktivasyon eşiğinin çok daha düşük olduğu saptandı. Yani hücreler, en ufak bir uyarıcıya bile aşırı tepki veriyordu.
Hücre kültüründe elde edilen bu değerli verileri in vivo (canlı organizma) ortamda test etmek isteyen araştırma ekibi, CRISPR-Cas9 gen düzenleme teknolojisini kullanarak söz konusu mutasyonu farelere aktardı. Farelerin sadece ayak tabanlarında ter bezleri bulunması nedeniyle, deneyler bu bölgeye odaklandı. Araştırmacılar, terlemeyi tetiklemek ve görselleştirmek için topikal iyot ve nişasta uygulamasından oluşan yenilikçi bir test yöntemi kullandı.
Laboratuvar ortamında kanıtlanan bu mekanizmanın klinik karşılığını bulmak, araştırmanın en önemli ayaklarından birini oluşturuyordu. Araştırmacılar, mutant fare modeli üzerinde halihazırda hiperhidroz tedavisinde kullanılan alüminyum klorür, glikopirolat, oksibutinin ve guanfasin gibi terapileri test etti. Farklı etki mekanizmalarına sahip olmalarına rağmen bu dört tedavinin de terlemeyi azalttığı görüldü.
Daha da dikkat çekici olanı ise, klinik kohorttaki hastaların terlemeyi hafifletmek için kullandıklarını belirttikleri kenevir (cannabis) kaynaklı bileşiklerin test edilmesiydi. Tetrahidrokanabinol (THC) ve kannabidiol (CBD) biyo-bileşikleri uygulandığında, hayvan modelinde terlemenin belirgin şekilde azaldığı saptandı. Bu bulgu, farmakoloji dünyasında PIH tedavisi için yepyeni araştırma kapıları aralıyor.
On yıllar boyunca hiperhidroz, büyük ölçüde ter bezlerinin bir bozukluğu olarak görüldü. Bulgularımız, bazı hastalar için sorunun aslında terlemeyi kontrol eden sinirlerde başladığını gösteriyor. Bu durum hem biyolojik bir açıklama sunuyor hem de daha etkili tedavilere giden potansiyel bir yol haritası çiziyor. Temel olarak, bu mutasyon terlemeyi uyaran sinir sinyallerinin sesini açıyor. Bu içgörü bize gelecekteki terapiler için takip etmemiz gereken spesifik bir hedef veriyor.
Johns Hopkins Üniversitesi’nden cerrah ve araştırmanın ortak yazarı Malcolm Brock’un bu sözleri, tıp dünyasındaki yaklaşım değişikliğini özetler nitelikte. Artık semptomları yüzeysel olarak baskılamak yerine, doğrudan hücresel hedefe yönelik (targeted therapy) tedavilerin geliştirilmesi, yaşam kalitesi düşen hastalar için kalıcı bir çözüm umudu taşıyor.
Tüm Hakları Saklıdır @ 2025 - Tasarım ve Yazılım: brain.work