
Tazmanya’nın vahşi doğasında güneş battığında, karanlık kürkü ve ürkütücü çığlıklarıyla tanınan, Looney Tunes karakteri ‘Taz’a ilham veren Tazmanya canavarı (Sarcophilus harrisii) ortaya çıkar. Ancak son yıllarda bu ikonik tür, bilim dünyasında eşine az rastlanan biyolojik bir tehditle, bulaşıcı bir kanserle mücadele ediyor. Cambridge Üniversitesi’nden genetikçi Elizabeth Murchison ve dünya genelindeki pek çok araştırmacı, bu gizemli hastalığın şifrelerini çözmek için laboratuvarlarda yoğun bir mesai harcıyor.
1990’ların ortalarında araştırmacılar, Tazmanya’nın kuzeydoğusundaki popülasyonda yıkıcı bir hastalık fark etti: Tazmanya Canavarı Yüz Tümörü Hastalığı (Devil Facial Tumor Disease – DFTD). Bu hastalık, ağız çevresinde agresif tümörler oluşturarak hayvanların beslenmesini engelliyor ve kısa sürede ölüme yol açıyordu. DFTD’nin ortaya çıkışından bu yana vahşi popülasyonda %80’lik bir azalma görüldü.
Bilim insanlarını asıl şoke eden bulgu ise hastalığın bulaşma mekanizmasıydı. Genellikle virüsler kansere yol açabilirken, burada kanser hücrelerinin kendisi bulaşıcı bir ajan gibi davranıyordu. Tümör hücreleri, hayvanların çiftleşme veya yiyecek kavgası sırasındaki ısırmaları yoluyla bir bireyden diğerine geçiyordu. Bu durum, doku naklinde (allograft) görülen bir mekanizmaya benziyordu; ancak normalde bağışıklık sisteminin reddetmesi gereken bu ‘yabancı’ hücreler, yeni konakta hayatta kalıp çoğalabiliyordu.
Sydney Üniversitesi’nden genetikçi Katherine Belov, bu hücrelerin bağışıklık sisteminden nasıl kaçtığını araştırdı. Odak noktası, bağışıklık sisteminin ‘kendinden olanı’ ve ‘yabancıyı’ ayırt etmesini sağlayan Major Histocompatibility Complex (MHC) genleriydi. İnsanlarda HLA (Human Leukocyte Antigens) olarak bilinen bu moleküller, tümörlerin tanınmasında kritiktir.
Belov’un araştırmaları, Tazmanya canavarlarının genetik çeşitliliğinin düşük olduğunu ortaya koysa da, asıl sorunun bu olmadığını gösterdi. Tümör hücreleri, MHC moleküllerini hücre yüzeyinde ‘kapatarak’ (downregulation) bağışıklık sisteminden saklanıyordu. Araştırmalar, bu sürecin genetik bir mutasyondan ziyade, epigenetik bir mekanizma (histon deasetilasyonu) ile gerçekleştiğini ve teorik olarak geri döndürülebileceğini ortaya koydu. Bu bulgu, tedavi stratejileri için kritik bir dönüm noktası oldu.
Bilim dünyası tam DFTD’yi (şimdi DFT1 olarak adlandırılıyor) anladığını düşünürken, 2010’ların başında ikinci bir şok yaşandı. Güney Tazmanya’da genetik olarak DFT1’den tamamen farklı, bağımsız gelişmiş ikinci bir bulaşıcı kanser türü keşfedildi: DFT2.
Elizabeth Murchison ve ekibinin genomik analizleri, her iki kanserin de sinir sistemindeki miyelin kılıfını oluşturan Schwann hücrelerinden köken aldığını gösterdi. DFT1 bir dişi bireyden, DFT2 ise bir erkek bireyden (Y kromozomu taşımasıyla tespit edildi) türemişti. DFT2’nin, MHC sınıf I moleküllerini eksprese etmesine rağmen bağışıklık sisteminden kaçabilmesi, araştırmacılar için hala çözülmesi gereken karmaşık bir immünolojik bulmaca olmayı sürdürüyor.
Viyana Tıp Üniversitesi’nden Andreas Bergthaler gibi araştırmacılar, tümörlerin büyüme sinyallerini (ERBB ailesi ve STAT3 proteinleri) haritalandırarak ilaç hedefleri belirlemeye çalışsa da, vahşi doğadaki hayvanları tek tek tedavi etmek imkansızdı. Bu noktada Tazmanya Üniversitesi’nden immünolog Andrew Flies ve ekibi, daha ölçeklenebilir bir çözüme odaklandı: Yenilebilir Yem Aşıları.
Kuduz tilkiler için kullanılan oral aşılardan ilham alan ekip, adenoviral vektörler kullanarak tümör hücrelerini bağışıklık sistemine tanıtacak bir aşı geliştirdi. Bu aşılar, özel tasarlanmış otomatik yem dağıtıcılarıyla doğaya bırakılıyor. Yapay zeka destekli bu dağıtıcılar, yemi sadece Tazmanya canavarı yaklaştığında serbest bırakarak hedef dışı tüketimi engelliyor. Hedef, 2026 yılı başında kontrollü denemelere başlamak.
Bilim insanları arasında, türe müdahale edilip edilmemesi konusunda bir görüş ayrılığı da mevcut. Washington State Üniversitesi’nden Andrew Storfer, popülasyondaki genetik değişimlerin, hayvanların hastalığa karşı doğal bir direnç geliştirdiğini gösterdiğini savunuyor. Storfer’a göre, dışarıdan müdahale veya hastalıktan ari bölgelerden hayvan transferi, bu doğal evrimsel direnci zayıflatabilir.
Öte yandan, sigorta popülasyonları oluşturarak genetik çeşitliliği artırmayı hedefleyen programlar da devam ediyor. Hangi strateji baskın gelirse gelsin, bilim insanlarının genetik, immünoloji ve ekoloji alanındaki bu disiplinler arası çabası, sadece bir türü kurtarmakla kalmıyor, kanser biyolojisine dair evrensel anlayışımızı da derinleştiriyor.
Tüm Hakları Saklıdır @ 2025 - Tasarım ve Yazılım: brain.work