
Çıplak gözle bakıldığında Svalbard takımadalarının rüzgarla dövülmüş buzulları, yaşamdan izole, steril birer çölü andırır. Ancak Aberystwyth Üniversitesi’nden buzul mikrobiyoloğu Arwyn Edwards için bu beyaz örtü, görünmez bir biyosferin üzerini örten ince bir tabakadan ibaret. Bilimsel veriler, küresel ölçekte buzulların ve buz tabakalarının, Dünya üzerindeki tüm yağmur ormanlarının topraklarındaki biyokütleye eşdeğer miktarda; yaklaşık 10 üzeri 29 hücre barındırdığını ortaya koyuyor.
Bugün bilim dünyası, buzulların sadece donmuş su kütleleri olmadığını, aksine yaşayan, nefes alan ve ne yazık ki ölmekte olan devasa ekosistemler olduğunu kabul ediyor. İklim değişikliğiyle hızlanan erime süreci, henüz tam olarak keşfedilmemiş bu mikrobiyal dünyayı yok olma tehlikesiyle karşı karşıya bırakırken, bilim insanları bu “soğuk” genetik mirası kurtarmak için küresel bir yarış başlattı.
Buzul yüzeylerinde rüzgarla taşınan tozların mikroorganizmalarla birleşmesi sonucu oluşan koyu renkli tortulara “kriyokonit” (cryoconite) adı veriliyor. Bu yapılar, güneş ışığını emerek altlarındaki buzu eritiyor ve su dolu küçük çukurlar oluşturuyor. Edwards ve ekibinin araştırmalarına göre, bu su dolu gözenekler, ılıman iklimlerdeki topraklarla kıyaslanabilir fotosentez oranlarına sahip mikro-habitatlar olarak işlev görüyor.
0,1°C gibi zorlu bir sıcaklıkta, tek bir kriyokonit deliği 2.000’den fazla mikrop türüne ev sahipliği yapabiliyor. Siyanobakterilerin (Cyanobacteria) başı çektiği bu ekosistemde mantarlar, arkeler ve virüsler karmaşık bir besin ağı oluşturuyor. Bu bakteriler, ortamdaki karbonun %95’ini üreterek sistemin “ekosistem mühendisleri” olarak görev yapıyor.
Geçmişte buzul örneklerini laboratuvarlara taşımak, numunelerin bozulması riski nedeniyle lojistik bir kabustu. Arwyn Edwards, bu sorunu aşmak için laboratuvarı buza taşıyarak radikal bir değişikliğe imza attı. 2017 yılında geliştirdiği “sırt çantasındaki laboratuvar” konseptiyle, nanopore dizileme (nanopore sequencing) teknolojisini sahaya indirdi.
Bu teknoloji sayesinde:
Buzul mikroplarının hayatta kalma stratejileri, ironik bir şekilde kendi habitatlarının yok oluşunu hızlandırıyor. Siyanobakteriler, dondurucu soğuktan ve yoğun UV radyasyonundan korunmak için koyu renkli pigmentler ve yapışkan bir madde (ekstraselüler polimerik maddeler) salgılıyor.
Innsbruck Üniversitesi’nden Limnolog Birgit Sattler’in çalışmaları, bu biyolojik sürecin fiziksel sonuçlarını çarpıcı bir şekilde ortaya koyuyor:
Sattler, buzul erimesini yavaşlatmak için kullanılan jeomühendislik yöntemlerinin (buzu beyaz örtülerle kaplamak gibi) ise mikroplastik kirliliğine yol açarak bu hassas ekosistemi daha da tehdit ettiğini vurguluyor.
Buzulların erimesi sadece bir manzara kaybı değil, aynı zamanda biyoteknolojik bir veri kaybı anlamına geliyor. EPFL’den (İsviçre Federal Teknoloji Enstitüsü) Tom Battin öncülüğündeki “Vanishing Glaciers Project” (Yok Olan Buzullar Projesi), dünyanın farklı dağ sıralarındaki 170 buzul beslemeli akarsudan örnekler topladı. Yapılan analizler, bu bakterilerin neredeyse yarısının endemik olduğunu, yani dünyanın başka hiçbir yerinde bulunmadığını gösterdi.
Bu canlıların yok olması, soğuğa adapte olmuş enzimlerin ve potansiyel yeni nesil antibiyotiklerin de sonsuza dek kaybolması demek. Bu nedenle bilim insanları, İsviçre’de bir “mikrobiyal biyobanka” kurarak bu türleri arşivlemeye ve genetik sırlarını güvence altına almaya çalışıyor. Edwards’ın da belirttiği gibi, amaç sadece donmuş suyu kurtarmak değil, “canlı buzu” ve onun taşıdığı potansiyeli gelecek nesillere aktarmak.
Tüm Hakları Saklıdır @ 2025 - Tasarım ve Yazılım: brain.work