
Fitness dünyasının ve popüler kültürün yıllardır süregelen ‘yağ düşmanlığı’ söylemlerine rağmen, bilim dünyası yağ dokusunun metabolik fonksiyonlardaki vazgeçilmez rolünü uzun süredir savunmaktadır. Hormon üretiminden vitamin emilimine kadar kritik süreçleri yöneten yağlar, yokluğunda ciddi nörolojik sorunlara yol açabilirken, aşırılığında ise obezite ve buna bağlı kardiyovasküler riskleri beraberinde getirmektedir. Ancak Science dergisinde yayımlanan ve Rockefeller Üniversitesi laboratuvarlarında yürütülen çığır açıcı bir çalışma, meselenin sadece ‘toplam yağ miktarı’ olmadığını, asıl belirleyicinin ‘yağ türü’ olduğunu moleküler düzeyde kanıtladı.
Klinik veriler onlarca yıldır obezitenin hipertansiyon riskini artırdığını tartışmasız bir şekilde ortaya koymaktadır. Ancak Rockefeller Üniversitesi’nden moleküler biyologlar Paul Cohen ve Mascha Koenen liderliğindeki ekip, bu ilişkinin mekanistik temelini sorguladı. Vücudun kalori deposu olarak kullandığı ‘beyaz yağ’ hipertansiyon ile ilişkilendirilirken, enerji üretmek için kalori yakan ‘kahverengi yağ’ (veya kemirgenlerdeki karşılığı bej yağ), tam tersine yüksek tansiyon riskini düşüren bir faktör olarak öne çıkıyor.
Mascha Koenen, çalışmanın çıkış noktasını şu sözlerle özetliyor: “Birkaç yıl önce yaptığımız büyük bir klinik çalışmada, kahverengi yağa sahip bireylerin Tip 2 diyabet ve hipertansiyon dahil olmak üzere çeşitli kardiyometabolik hastalıklara yakalanma olasılığının daha düşük olduğunu bulduk. Ancak o dönemde bunun ‘neden’ olduğuna dair hiçbir mekanistik anlayışımız yoktu.”
Araştırma ekibi, bu ilişkiyi çözümlemek için kan damarlarını çevreleyen ve Perivasküler Adipoz Doku (PVAT) olarak bilinen özel bir yağ deposuna odaklandı. PVAT içindeki hücreler, damar duvarlarına nüfuz edebilen moleküller salgılayarak dokunun mimarisini değiştirme yeteneğine sahiptir. Bu bölgedeki yağ hücresi tiplerinin (beyaz veya kahverengi/bej) göreceli miktarı, salgılanan moleküllerin damarlarda enflamasyon veya daralmaya yol açıp açmayacağını belirlemektedir.
Araştırmacılar, bej yağ üretiminden yoksun bırakılmış mutant fareler geliştirerek kontrollü bir deney ortamı oluşturdu. Bu farelerde şu patolojik değişimler gözlemlendi:
Ekip, Tek Hücreli RNA Dizileme (Single Cell RNA-sequencing) teknolojisini kullanarak bu değişimi yöneten moleküler aracıyı tanımladı: Quiescin sulfhydryl oxidase 1 (QSOX1). Bej yağın yokluğunda, bir doku yeniden şekillendirme enzimi olan QSOX1 seviyelerinin hızla yükseldiği, bunun da kan damarlarını sertleştirip daralttığı tespit edildi. Kalbin kanı pompalamak için daha fazla güç harcamasına neden olan bu süreç, doğrudan hipertansiyona yol açmaktadır.
Çalışmanın en çarpıcı bulgularından biri ise şuydu: Bej yağı olmayan ancak aynı zamanda Qsox1 geni de susturulmuş farelerde vasküler disfonksiyon gelişmedi. Bu durum, QSOX1 enziminin hipertansiyon patogenezinde kilit bir hedef olduğunu doğrulamaktadır.
Dr. Paul Cohen, “Artık hipertansiyona katkıda bulunan şeyin sadece yağın kendisi değil, yağın türü olduğunu doğruladık” diyerek, bulguların önemine dikkat çekiyor. Ekip şimdi çalışmalarını farelerden insanlara taşıyarak, insanlardaki kahverengi yağ fonksiyonunun genetik belirleyicilerini araştırmayı hedefliyor.
Bu çalışma, sadece obezite ve hipertansiyon arasındaki ilişkiyi aydınlatmakla kalmıyor, aynı zamanda QSOX1 enzimini hedef alan yeni nesil anti-hipertansif ilaçların geliştirilmesi için biyofarma sektörüne yepyeni bir hedef sunuyor. Geleneksel tansiyon ilaçlarının yetersiz kaldığı vakalarda, yağ dokusu metabolizmasını düzenleyen tedaviler, kardiyovasküler tıpta yeni bir dönemi başlatabilir.
Tüm Hakları Saklıdır @ 2025 - Tasarım ve Yazılım: brain.work