
Yaşam bilimleri, matematik ve temel fizik alanlarında bilimin sınırlarını zorlayan araştırmacılara verilen ve prestijiyle “Bilimin Oscarları” olarak kabul edilen Breakthrough Ödülleri‘nin 2026 yılı sahipleri duyuruldu. Bu yıl Yaşam Bilimleri dalındaki büyük ödül, nörodejeneratif hastalıklar alanında ezber bozan bir çalışmaya imza atan Antwerp Üniversitesi’nden Nörogenetikçi Rosa Rademakers ve ABD Ulusal Sağlık Enstitüleri’nden (NIH) Nörolog Bryan Traynor’a verildi.
Bilim insanları, bugüne kadar birbirinden bağımsız olduğu düşünülen Amyotrofik Lateral Skleroz (ALS) ve Frontotemporal Demans (FTD) hastalıklarının ardındaki en yaygın genetik nedeni ortaya çıkararak tıbbi genetik alanında bir dönüm noktası yarattılar. Yıllar süren ve modern laboratuvar tekniklerinin sınırlarını zorlayan bu araştırma, moleküler biyoloji ve genetik dünyasında yankı uyandırmaya devam ediyor.
Klinik olarak ALS ve FTD, uzun yıllar boyunca tamamen farklı nörolojik tablolar olarak değerlendirildi. ALS, temel olarak motor nöronları hedef alan, kas zayıflığına, atrofisine ve ilerleyen aşamalarda istemli hareketlerin tamamen kaybına yol açan yıkıcı bir hastalıktır. Diğer yanda FTD ise genellikle 40’lı ve 50’li yaşlardaki bireyleri etkileyen, frontal ve temporal lobların dejenerasyonuyla karakterize, kişilik, davranış, dil ve hafıza yetilerini giderek bozan bir demans türüdür.
Ancak klinisyenler zamanla bu iki yıkıcı tablo arasında çarpıcı bir bağlantı fark etmeye başladılar. Aile öykülerinde gözlemlenen vakalar şaşırtıcıydı: Bir kardeşte ALS gelişirken, diğerinde FTD ortaya çıkabiliyor, hatta bazen aynı hastada her iki sendrom birden görülebiliyordu. Altta yatan ortak genetik mekanizma neydi? Bu devasa soru işareti, Rademakers ve Traynor’ı, birbirlerinden bağımsız fakat nihayetinde aynı noktada kesişecek olan o uzun soluklu araştırma yolculuğuna itti.
Nörolog Bryan Traynor, olaya klinik spektrumdan yaklaştı. Hastalardaki semptom farklılıklarına rağmen, beyin dokularında ortak bir proteinopati birikimi olduğunu gözlemledi. İtalyan bir ALS ailesi üzerinde yapılan tüm ekzom dizileme (WES) çalışmaları sonucunda, valozin içeren protein (VCP) geninde bir mutasyon tespit edildi. İşin ilginç yanı, bu genin halihazırda FTD’ye yol açtığı biliniyordu.
Bu bulgu üzerine Traynor ve ekibi, dünyanın en yüksek ALS insidansına ve genetik olarak homojen bir popülasyona sahip olan Finlandiya’da geniş çaplı bir Genom Çapında İlişkilendirme Çalışması (Genome-wide Association Study – GWAS) başlattı. Veriler analiz edildiğinde, 9. kromozomun kısa kolunda istatistiksel bir “gökdelen” belirdi. GWAS’ın sunduğu yoğun tek nükleotid polimorfizmi (SNP) verileri sayesinde ekip, araştırma alanını yedi milyon baz çiftinden yalnızca 100.000 baz çiftine kadar daraltmayı başardı.
Eş zamanlı olarak Rosa Rademakers, Mayo Clinic’teki laboratuvarında FTD ve ALS genetiğini soyağaçları üzerinden çözmeye odaklanmıştı. Popülasyon taramaları yerine, kuşaklar boyunca her iki hastalığı da barındıran geniş ailelerden toplanan DNA örneklerini inceliyordu. Klasik moleküler genetik yaklaşımları, her iki ekibi de aynı genomik adrese, yani 9. kromozoma yönlendirmişti. Ancak asıl zorluk daha yeni başlıyordu.
Geleneksel Sanger dizileme teknolojileri, bu bölgede herhangi bir anlamlı protein kodlayıcı mutasyon bulamadı. Yıllar süren hayal kırıklıklarının ardından 2011’de, her iki ekip de sorunun nerede yattığını fark etti: Yanlış yere, yani yalnızca protein kodlayan dizilere bakıyorlardı.
Devreye Yeni Nesil Dizileme (Next-Generation Sequencing – NGS) ve Tekrar-Kılavuzlu PCR (Repeat-primed PCR) gibi daha sofistike laboratuvar teknolojilerinin girmesiyle karanlık bölge aydınlatıldı. Araştırmacılar, tek bir harf (nokta) mutasyonu yerine devasa bir genetik kekemelik keşfettiler. C9orf72 geninin düzenleyici, protein kodlamayan bölgesinde yer alan altı harflik bir DNA dizisi olan GGGGCC, sağlıklı bireylerde sadece birkaç kez tekrarlanırken, hastalarda yüzlerce hatta binlerce kez kopyalanarak genişliyordu.
“Genetiğin güzelliği tam da burada yatıyor. Hastalığın temel nedenini inceliyoruz. DNA’daki bu küçük hatayı bulduğumuzda, tedavi geliştirmek için devasa bir fırsat penceresi aralanmış oluyor.”
– Rosa Rademakers
Bu keşif, salt akademik bir zafer olmanın çok ötesinde, laboratuvar teşhis ve tedavi süreçlerinde çığır açan pratik uygulamalara zemin hazırladı. Bugün klinisyenler, genetik test panelleri aracılığıyla hastalara ve risk altındaki aile üyelerine kesin tanılar sunabiliyor.
Traynor’ın ekibi, keşfin hemen ardından büyük ölçekli genomik verileri kullanarak bir ilaç yeniden konumlandırma (drug-repurposing) taraması gerçekleştirdi. Hücre modellerinde yapılan laboratuvar testlerinde, aslında bir alkol bağımlılığı ilacı olan akamprosat (acamprosate) molekülünün, C9orf72 mutasyonuna sahip vakalarda mevcut standart tedavilere kıyasla yüksek etkinlik gösterdiği saptandı. Ayrıca, hastalığı semptomlar ortaya çıkmadan 10 yıl öncesine kadar tespit edebilecek plazma proteomik tabanlı yeni nesil kan testleri (biyobelirteç panelleri) geliştirilmeye başlandı.
İnsan beyninin iki farklı yıkıcı hastalığı ALS ve FTD’nin tek bir mutasyon şemsiyesi altında birleşmesi, nörolojide teşhis paradigmalarını baştan yazıyor. Genetik dizileme teknolojilerinin klinik laboratuvarlara entegrasyonu hız kazandıkça, daha önce çaresiz görünen bu hastalıklar için kişiselleştirilmiş tıp döneminin kapıları ardına kadar açılıyor.
Tüm Hakları Saklıdır @ 2025 - Tasarım ve Yazılım: brain.work