
İnsan vücudunda beyin ve omurilik arasındaki hayati sinyal trafiğini sağlayan sinir lifleri, miyelin (myelin) adı verilen lipit bazlı bir kılıf ile yalıtılmıştır. Bu koruyucu zarın temel işlevi, elektriksel sinyallerin kesintisiz ve hızlı bir şekilde iletilmesini sağlamaktır. Ancak bu kılıf zarar gördüğünde, sinyal iletimi sekteye uğrar ve ağır nörolojik rahatsızlıklar baş gösterir. Bilim dünyası uzun zamandır bu hasarın nasıl geri döndürülebileceği üzerinde çalışıyor.
Miyelin hasarı, tıp dünyasında yıkıcı etkileri olan birçok hastalığın temel nedeni olarak karşımıza çıkmaktadır. Özellikle Multipl Skleroz (MS) vakalarında, vücudun kendi bağışıklık sistemi hatalı bir şekilde miyeline saldırarak onu parçalar; bu durum hastalarda bilişsel ve motor fonksiyon kayıplarına yol açar. Benzer şekilde serebral palsi gelişimsel süreçte miyelin hasarına bağlı olarak ömür boyu süren fiziksel ve zihinsel engellere neden olurken; yaşlılık, vasküler demans ve serebral küçük damar hastalıkları gibi durumlarda da zayıf kan akışı miyelini tahrip etmektedir.
Miyelin kılıfına zarar veren en önemli çevresel faktörlerden biri de hipoksi, yani düşük oksijen seviyesidir. Nörobilimciler ve genetik araştırmacıları, ortalama yüksekliği 14.700 fit (yaklaşık 4.480 metre) olan Tibet Platosu gibi aşırı düşük oksijenli ortamlarda Tibet yakı ve Tibet antilobu gibi hayvanların beyin hasarı almadan nasıl hayatta kalabildiklerini uzun süredir merak ediyordu.
Son yıllarda yapılan genetik dizileme çalışmaları, bu dayanıklı canlıların retinol saturase (Retsat) adı verilen bir gende spesifik bir mutasyon taşıdıklarını ortaya koydu. Lipit metabolizması ile doğrudan bağlantılı bir proteini kodlayan bu genin, yüksek irtifa canlılarının oksijensiz ortamlarda bile beyinlerindeki miyelinli sinyalizasyon süreçlerini nasıl koruyabildiğinin anahtarı olduğu düşünülüyordu.
Neuron dergisinde yayımlanan devrim niteliğindeki yeni bir araştırma, Retsat mutasyonunun gerçek potansiyelini gözler önüne serdi. Bilim insanları, bu mutasyonun rolünü test etmek amacıyla genetik olarak modifiye edilmiş ve mutasyon taşımayan iki farklı yenidoğan fare grubunu 13.000 fit yüksekliğe eşdeğer hipoksik (düşük oksijenli) bir ortama maruz bıraktılar.
Araştırma ekibi, bulgularını bir adım daha ileri taşıyarak Retsat mutasyonuna sahip farelerin MS benzeri bir miyelin hasarına nasıl tepki verdiğini inceledi. Sonuçlar klinik açıdan son derece umut vericiydi. Mutasyonlu farelerin hasar gören miyelin kılıfları, kontrol grubuna kıyasla çok daha hızlı ve eksiksiz bir şekilde yenilendi. Ayrıca hasar bölgelerinde, miyelin üretiminden sorumlu olan olgun oligodendrosit (oligodendrocyte) hücrelerinin sayısında dramatik bir artış gözlemlendi.
Araştırmacıların moleküler düzeydeki analizleri, Retsat mutasyonuna sahip farelerin beyinlerinde all-trans-13,14-dihydroretinol (ATDR) adı verilen spesifik bir metabolitin çok daha yüksek seviyelerde bulunduğunu saptadı. Bir A vitamini türevi olan bu kimyasalın, oligodendrositlerin üretimini ve olgunlaşmasını doğrudan teşvik ettiği anlaşıldı.
Günümüzde MS gibi miyelin hasarına bağlı hastalıkların tedavisinde kullanılan mevcut ilaçların neredeyse tamamı bağışıklık sistemini baskılamak (immünsüpresyon) üzerine kuruludur. Bu durum, hastaları diğer enfeksiyonlara karşı savunmasız bırakır. Oysa yeni bulgular, vücudun kendi endojen (içsel) onarım mekanizmalarının tetiklenebileceğini gösteriyor.
“ATDR, halihazırda herkesin vücudunda bulunan doğal bir molekül. Bulgularımız, miyelin hasarıyla ilişkili hastalıkları tedavi etmek için bağışıklığı baskılamak yerine, doğal olarak oluşan bu molekülleri kullanan alternatif bir yaklaşımın mümkün olduğunu gösteriyor. Evrim, organizmaların farklı ortamlara adapte olmalarına yardımcı olan zengin bir gen çeşitliliği sunan harika bir doğa armağanıdır. Doğal olarak oluşan genetik adaptasyonlardan öğreneceğimiz daha çok şey var.”
Shanghai Jiao Tong Üniversitesi’nden Nörobilimci Liang Zhang’ın bu sözleri, tıp dünyasının rotasını yeniden doğaya ve genetik adaptasyona çevirebileceğinin sinyallerini veriyor. Nitekim araştırmacılar, MS benzeri hastalık taşıyan farelere dışarıdan ATDR takviyesi verdiklerinde, hastalığın semptomlarında belirgin bir gerileme ve motor fonksiyonlarında ciddi iyileşmeler kaydetti. Bu çalışma, önümüzdeki yıllarda nörolojik hastalıkların tedavisinde sentetik kimyasallar yerine doğal moleküler hedeflerin ön plana çıkacağını kanıtlar nitelikte.
Tüm Hakları Saklıdır @ 2025 - Tasarım ve Yazılım: brain.work